Doğu Akdeniz, EastMed Projesi, MİLGEM ve MİLDEN [Röportaj]

0
2299
26. Güney Deniz Saha Komutanı ve 11. Sahil Güvenlik Komutanı E. Koramiral Can Erenoğlu, Doğu Akdeniz bağlamında Türkiye’nin diplomatik stratejisi, EastMed Projesi, MİLGEM ve MİLDEN, Adalar Denizi’ndeki gayri askeri statü konumundaki adalar ve Türkiye-AB İlişkileri üzerine Doğu Akdeniz Politik’e detaylı açıklamalarda bulundu.
E. Koramiral Can Erenoğlu, “Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hedefleri doğrultusunda bölge ülkeleri ile ilişkilerini çıkarları doğrultusunda normalleştirmesi saygınlığını artıracaktır.“ değerlendirmesinde bulundu.
  • Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki kazanımlarını güvence altına alması için Mısır ve İsrail’i yanına çekmesi ABD Başkanı Biden’ın Türkiye’ye karşı tutumunu nasıl etkiler? Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hedefleri doğrultusunda atacağı adımlar bölgede olası yeni müttefik arayışları, ABD’deki başkan değişiminin sonucundan ibaret olarak taktiksel düzeyde mi kalır yoksa ülkenin bölgesel politikalarında kalıcı değişimler olur mu?

Bu konuda sağlıklı bir değerlendirme yapmak için öncelikle ABD-İsrail ve ABD-Mısır ilişkilerine bakmalıyız.

ABD-İsrail İlişkileri:

ABD, 1948’de İsrail’i bir devlet olarak ve 2017’de de Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan ilk devlettir.İsrail’in güvenliği, ABD dış politikasının mihenk taşıdır ve İsrail’in güvenliği, ABD’nin güvenliğine eşdeğerdir. İki ülke arasındaki bağ o kadar güçlüdür ki İsrail’e yapılacak bir saldırı ABD’ye yapılmış saldırı olarak kabul edilecektir. İsrail, Amerika Birleşik Devletleri’nin büyük bir ortağıdır ve en büyük askeri yardımı İsrail’e yapmaktadır.İki ülke başta istihbarat paylaşımı ve terörle mücadelede işbirliği olmak üzere füze savunması ve insansız hava araçları gibi alanlarda ortak teknoloji geliştirmektedir. ABD geliştirdiği en yeni teknolojileri de ilk olarak İsrail’e transfer etmektedir.

İsrail’in Hayfa limanı, ABD 6. Filosu için Doğu Akdeniz’deki ana uğrak limanıdır ve İsrail, bölgedeki ABD kuvvetleri için diğer lojistik ve bakım desteği sağlamaktadır. Şu anda İsrail topraklarındaki tek aktif yabancı askeri tesis, Amerikan AN / TPY-2 Güdümlü Mermi Erken İhbar Radar istasyonudur.ABD’nin uzun süredir önceliği İsrail-Filistin çatışmasına kapsamlı ve kalıcı bir çözüm getirmektir. Bu amaçla, İsrail ile Arap ve çoğunlukta Müslüman devletler arasındaki ilişkilerin geliştirilmesini ve normalleşmesini de teşvik etmeye kararlıdır.

ABD-Mısır İlişkileri

Yakın dönemdeki ABD-Mısır ilişkilerine baktığımızda, Mısır Cumhurbaşkanı El-Sisi’nin yönetimi altında, 2009’dan bu yana ilk kez Dışişleri Bakanları düzeyinde Mısır-Amerikan diyaloğunun yeniden başlaması, Sisi’nin Washington ziyareti ve Libya’daki duruma ilişkin gelişmeler hakkında görüş alışverişinde bulunulması dikkat çekici gelişmelerdir.ABD, Mısır’ın Libya’daki girişimlerini ve eylemlerini memnuniyetle karşıladı. Başta siyasi ve askeri olmak üzere tüm alanlarda Mısır-ABD ilişkileri gelişmeye başladı. Özellikle Filistin sorunu ve Sudan’da barış olmak üzere tüm bölgesel meselelerin yanı sıra terörizmle mücadelede işbirliği için mutabakat sağlanması iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirdi. ABD, ekonomik çıkarları için yatırımlarını artırma ve geliştirme için de Mısır’ı önemli bir ülke olarak görmektedir.

Genelkurmay Plan Prensipler Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığındaki Proje Subayı, Şube Müdürü ve Daire Başkanı görevlerimde Türk-ABD ikili ilişkileri konusunda uzun süre çalıştım, Türk-Amerikan Konseyi (ATC), Türk-ABD Yüksek Düzeyli Ortak Savunma Grubu, Karadeniz Güvenliği, Körfez Harbi ve Irak Harekâtı gibi konularda bire bir yüz yüze görüşmelere ve toplantılara katıldım. Genel kanaatim şudur ki; ABD’de Başkanın değişmesi ABD’nin dünya ve dış politikasını değiştirmez. Örneğin ABD’de Başkan kim olursa ve hangi partiden olursa olsun İsrail’in desteklenmesi değişmez bir ilkedir.

Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Kuzey Kore ve İran da yıllardır öncelikli tehdit olarak görüldüğünden bunlara karşı politikaları çok az farklılıklar gösterse de yıllardır aynıdır.ABD’de Yahudi lobileri çok güçlüdür, ABD hükümetleri üzerinde büyük ve etkili bir role sahiptir. İsrail’in bölgedeki tüm Arap ülkeleri tarafından tanınması için ABD bu ülkelerle ilişkilerini geliştirirken zaman zaman baskılarını da artırmaktadır.

Sahil Güvenlik Komutanı olduğum 2008 yılında Mısır Deniz Kuvvetleri Komutanını resmi ziyaretimde, Mısır’ın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi(GKRY) ile yaptığı Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmasında 11.500 kilometrekareliik deniz yetki alanlarının GKRY tarafından gasp edildiğini, anlaşmayı onaylamaksızın Doğu Akdeniz’de en uzun kıyıya sahip olan Türkiye ile yapmaları halinde çok daha kazançlı olacaklarını ayrıntıları ile harita üzerinde açıklamış ve kendisini ikna etmiştim. Sonrasında meydana gelen ve bilinen olumsuz siyasi gelişmeler sonucu Mısır Türkiye’yi açıkça düşman ilan etme cüretini gösterebilmiş, hatta Kıbrıs ve Yunanistan için Türkiye ile savaşabileceğini söyleyebilmiştir. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Mısır’ın diplomatik yollardan yanımıza çekilme imkânının olduğunu değerlendirmekteyim.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de hak ve menfaatlerini koruması ve güvence altına alması için din eksenli politikalar içinde erimekten vazgeçerek; bilgili, deneyimli, becerili ve saygın diplomatlarımızın görüşleri doğrultusunda tamamen karşılıklı çıkarlara dayalı tutarlı ve kararlı bir dış politika izleyerek başta Mısır, İsrail ve Suriye olmak üzere bölge ülkelerini yanına çekmesi, ABD’nin İsrail-Filistin çatışmasına kapsamlı ve kalıcı bir çözüm getirmek istemesi ve bu konuda Türkiye’nin önemli bir arabulucu rol oynayacağını da bilmesi nedeniyle ABD’nin Türkiye’ye karşı tutumunu olumlu etkileyecektir.

Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Fas, Mısır, Ürdün ve Sudan’ın İsrail ile ilişki kurması, Türkiye ile İsrail’in Azerbaycan-Ermenistan çatışmasında işbirliği yaparak Azerbaycan’ı desteklemesi, Aliyev’in girişimleri, Türkiye ve İsrail arasında önemli bir sorun olan Hamas’a destek krizinin de aşılarak ilişkilerin eski günlere döneceğinin işaretleri olmuştur. Bu gelişmeler, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de hak ve menfaatlerini koruması ve güvence altına almasına önemli katkılarda bulunacaktır.

Atmamız gereken adımlar Akdeniz’den kopartılamayacağımızı, denizlerdeki hak ve çıkarlarımızı her türlü bedeli ödemeye hazır olarak koruyacağımızı gösterecek kararlı adımlar olmalıdır. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hedefleri doğrultusunda bölge ülkeleri ile ilişkilerini çıkarları doğrultusunda normalleştirmesi saygınlığını artıracaktır.

  • Yunanistan Başbakanı Miçotakis, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)’nin 3’üncü maddesince İyon Denizi’nde “egemenlik hakları olduğunu” savunarak, ülkesinin İyon Denizi’nde karasularını 6 deniz milinden 12 deniz miline çıkarmayı planladığını belirtmişti. İlgili kararname, geçtiğimiz gün Yunanistan Danıştay Mahkemesi tarafından onaylandı ve İyon Denizi adalarından Mora Yarımadası’nın güney ucunda yer alan Tenaro Burnu’na kadar olan deniz bölgesini kapsıyor. Yunanistan, Adalar Denizi’nde karasularını 12 deniz miline çıkarabilir mi? Bu, Türkiye’nin güvenliği açısından ne gibi olumsuz sonuçlar doğurur?

Yunanistan’ın AB’yi arkasına alarak önce İyon Denizi’nde karasularını 12 deniz miline çıkarıp tepkilere göre ardından Adalar Denizi’nde aynı uygulamaya gitmeyi planladığı yıllardır gündemde tutulan bir konudur. Yunanistan, İyon Denizi’nde kara sularının 6 deniz milinden 12 deniz miline çıkarılmasıyla ilgili kararnameyi 27 Aralık 2020’de, Resmi Gazetede yayımlayarak ilk aşamayı gerçekleştirmiştir.

Türkiye, 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesini “Karasularının 12 deniz miline kadar genişletilebilmesi (Madde 3)”; “Sahilleri karşılıklı olan devletler arasındaki karasularının orta hat kuralı ile sınırlandırılması (Madde 15)” ve “adaların rejimi ile ilgili maddeye (Madde 121)” karşı çıkarak imzalamamıştır. Yunanistan ise sadece bir dolgu olarak kullandığı ve zorlayıcı bir mekanizması olmayan 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine sarılıp Türkiye’nin deniz çıkarlarını yok sayacak oldu-bittilere başvurmaktadır. Türkiye bu konuda “Israrlı İtirazcı (Persistent Objector)” konumunda olduğu için Yunanistan’ın sözleşme maddelerinin herhangi birisini Türkiye’ye karşı dayatması mümkün değildir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 08 Haziran 1995 tarihinde Yunanistan’ın Lozan ile kurulmuş dengeyi bozacak biçimde Ege’deki karasularını bırakın 12 deniz miline 6 deniz milinin ötesine çıkarma kararı aldığı takdirde hayatî menfaatlerimizi muhafaza ve müdafaa için, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine, askerî bakımdan gerekli görülecek olanlar da dâhil olmak üzere, tüm yetkilerin verilmesine karar verdiği ve bu durumun Yunan ve dünya kamuoyuna dostane duygularla duyurulduğu dikkate alındığında Yunanistan böyle bir uygulamaya gidemez.

Yunanistan hem geçmişinden ders almalı hem de aklını başına almalı, Batılılar tarafından uydurulan tarihine ve geçmişte olduğu gibi emperyalist güçlere güvenerek onların tetikçisi olmaktan vazgeçmelidir. Yunanistan Adalar Denizi’nde karasularını 12 deniz miline çıkarma gibi çılgın bir uygulamaya giderse bundan en çok zararı Yunan halkı görür. Tüm ikazlara ve diplomatik notalara rağmen gayri askeri statüdeki adalarda uluslararası anlaşmaların hilafına hareket ettiği için kısıtlı egemenlik hakkı da ortadan kalktığından Türkiye’nin bu adalardaki askeri hedeflere yönelik olarak başlatacağı harekât tamamen meşru olacaktır.

Genelkurmay Başkanlığı Yunanistan Şube Müdürü olduğum 1998 yılında istikşafi görüşmeler yapılıyordu. Bu görüşmelerin birinde dünyada Yunanistan’dan başka hiçbir ülkede uygulaması olmayan ve tamamen haklı olduğumuz sözde 10 deniz millik hava sahasını ihlal etmezsek Yunanistan’ın Adalar Denizi’nde karasularını 12 deniz miline çıkarmaktan vazgeçebileceği gibi akla ziyan tekliflerle karşılaştık. Karasularını 12 deniz miline çıkardığı takdirde Yunanistan Adalar Denizi’nin yaklaşık yüzde 72’sini egemenliği altına alacaktır. Türkiye buna asla müsaade etmez.

Türkiye Cumhuriyeti’nin hayati menfaatlerin korunması açısından Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz’de tamamı Yunanistan’dan kaynaklanan sorunların asıl tartışılacağı yer Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) olmalıdır. Dünya barışının öncüsü, stratejik deha Yüce Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün öngördüğü “Yurtta sulh, cihanda sulh” politikası rehberliğinde seviyeli ve seciyeli bir şekilde tartışıldığı ve gerektiğinde gizli oturum yapıldığı sürece bundan kimseye zarar gelmez, aksine yarar gelir.

Atatürk ve Venizelos’un 1930’da uzlaşıya varmasıyla her ikisi de Türk ve Yunan halklarının yapılacak barışçı girişimlerle süre alsa da dostça yaşayabileceklerine inanıyorlardı. Venizelos’un 12 Ocak 1934’te Atatürk’ü Nobel Barış Ödülüne aday göstermesi bunun en güzel örneklerinden birini oluşturmuştur. Barış ve daha iyi bir gelecek tüm insanların olduğu gibi, Türk ve Yunan halklarının da doğal hakkıdır. Türk ve Yunan halklarının, defalarca karşı karşıya gelmesinin doğurduğu acılarla bir daha karşılaşmaması maksadıyla; Lozan dengesi korunmalı, siyasiler gelecek seçimleri değil gelecek nesilleri düşünerek ve Atatürk-Venizelos dostluğunu örnek alarak kardeşliğin ve barışın kalıcı olmasını sağlayacak cesur adımlar atmalı ve herkes üstüne düşen görevi hakkıyla yerine getirmelidir.

Genelkurmay Yunanistan-Kıbrıs Dairesi Başkanlarının ikisi hariç tamamı ve Yunanistan Şube Müdürlerinin ikisi, bu Dairede ve Deniz Kuvvetlerinde bahse konu ada, adacık ve kayalıklar konusunda görev yapan, bizzat Kardak harekâtına katılan ve ülkemizin bağımsızlığını, bölünmez bütünlüğünü korumak için Yüce Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün akıl ve bilim rotasını izleyen emekli ve muvazzaf Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin çok önemli bir kısmının tasfiye edildiği, özgürlüklerinin gasp edildiği ve şehitlerimiz unutulmamalı, benzer durumlara asla müsaade edilmemelidir.

  • EastMed Boru Hattı Projesi, 2025 yılında gerçekleştirilmesi öngörülen Doğu Akdeniz’de keşfedilen ve arama, sondaj faaliyetleri sonucunda keşfedilmesi mümkün hidrokarbon kaynaklarının Avrupa’ya iletilmesi planlanan bir boru hattı projesidir. Türkiye’den izin almaksızın deniz yetki alanından geçmesi planlanan bu projenin uluslararası hukuka aykırı olarak gerçekleştirilmesi Türkiye’ye ne gibi haklar sağlar?

Ocak 2017 sonunda AB Enerji Direktörlüğü öncülüğünde, Güney Kıbrıs, İtalya, Yunanistan ve İsrail Enerji Bakanlarının da katılımı ile Doğu Akdeniz’de EASTMED olarak isimlendirilen bir Boru Hattı Projesi’nin geliştirilmesinin planlandığı uluslararası kamuoyu ile paylaşılmıştır.

Bu çalışmaya göre, Doğu Akdeniz Boru Hattı Projesi:

  • İsrail’in Leviathan sahasından (ve Leviathan’a yakın olan Afrodit sahasından) başlayıp, Kıbrıs adasına da uğradıktan sonra, Girit adası üzerinden Yunanistan’a ulaşacak,
  • Buradan İtalya’ya ya da Bulgaristan piyasalarına ulaşma imkânına kavuşacaktır.
  • Projenin kapasitesi 16 milyar m3/yıl olarak öngörülmüştür.
  • Bu kapsamda: 1.900 km uzunluğunda bir boru hattı inşası öngörülmüştür.

Bu boru hattı için de, iyimser bir tahminle ortalama 6 milyar Avro (7,4 Milyar Dolar) civarında bir yatırım maliyeti hesaplanmışsa da bölgedeki benzer diğer boru hatları ile bir kıyaslama yaparak, genel bir yatırım maliyeti hesaplanırsa toplamda 25 milyar $ civarında bir maliyeti olacaktır. Bu da projenin maliyet-etkin olmayacağından hayata geçme şansının bulunmadığını göstermektedir.

İtalya Dışişleri Bakanı tarafından 18 Ocak 2020 tarihinde yapılan açıklama ile “Doğu Akdeniz gazının ihracı için diğer seçeneklerle mukayese edildiğinde EASTMED boru hattı projesinin kısa ve orta vadede bir seçenek değildir (1)” denmiştir. 

Ayrıca yapılan değerlendirmelerde AB ve Avrupa’nın gaz talebinin 2018-2040 arasında azalması beklendiğinden (2) EastMed projesinin algı oluşturma maksatlı siyasi yönü olma ihtimali yüksektir. Doğu Akdeniz’de çıkarılacak doğal gazın çıkış yolu, isteseler de istemeseler de Türkiye üzerinden olmalıdır. Su altından binlerce km geçiş akıl karı değildir.

Yunanistan ve GKRY Avrupa Birliği’ni arkasına alarak diğer devletlerle de karşı karşıya getirerek Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de Antalya ve İskenderun körfezine hapsetmek, Doğu Akdeniz’in zengin doğal kaynaklarını kendi arzuladıkları ülkelere kullandırmak amacındadırlar. Türkiye ve KKTC böyle bir duruma asla izin vermeyecektir.

Irak petrolü, halen İskenderun’a, Bakü petrolü de Ceyhan’a akmaktadır. Gelişen İskenderun, Mersin ve Ceyhan limanları Türkiye’nin ithalat ve ihracatında önemli bir rol oynamaktadır. Önümüzdeki yıllarda Kafkasya, Orta Asya ve Hazar petrolleri ile doğal gazı, borularla İskenderun körfezine de gelecek ve Güneydoğu Anadolu Projesi ile birlikte yaşanacak üretim patlaması onucu, doğal gaz ve ürünler bu limanlardan dünyaya pazarlanacaktır.

  • MİLDEN ve MİLGEM kapsamında Türk savunma sanayii denizcilik alanında da etkisini artırmış, çeşitli başarılara imza atmıştır. Denizcilik kapsamında savunma sanayii alanında gerçekleşen yenilik ve fırsatları nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’nin Denizcilik alanında icra etmiş olduğu savunma sanayii faaliyetleri hangi düzeydedir?

Bugün savunma ihtiyaçlarımızın yaklaşık yüzde 65’i milli olanaklarla karşılanmaktadır. Nihai hedef bu oranı aşamalı olarak %100’e çıkarmak ve hem teknoloji hem de gemi ihraç etmektir. Bu amaçla, dışa bağımlılığı en aza indirmek ve yerli savunma sanayiinin gelişimine katkıda bulunmak gerekmektedir.

İncelendiğinde görüleceği üzere Savunma Sanayi alanından en fazla proje Deniz Kuvvetleri tarafından geliştirilmiştir. Bunda mutlaka önceki statüsüne kavuşturulması gereken Deniz Lisesi ve Deniz Harp Okulunda çok iyi eğitilmiş, geleceği gören Bahriye Subaylarının yetiştirilmesi ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığının 1997 yılında Araştırma Merkezini kurması büyük etkendir. Etkinliğin daha da artırılması için Deniz Kuvvetlerimizdeki mühendis sayısı mevcuda nazaran en az 10 misli artırılmalıdır.

MİLGEM (Milli Gemi):

MİLGEM, 4 adet korvetin son gemisi TCG Kınalıada‘nın da 29 Eylül 2019 tarihinde tamamlanarak donanmaya teslimi sonucu devrim niteliğinde bir başarı olmuştur. Çünkü dünyada bu işi başarabilen ülke sayısı sadece 20’dir. MİLGEM’in, 20 yıl önce gerçekleştirilmesi hayal bile edilemeyen bir proje olduğunu unutmamalıyız.

MİLGEM projesi başlatıldığında belirlediğimiz nihai amaç kendi Deniz Kuvvetlerimiz için milli güce dayalı etkin gemilerin inşasının yanı sıra mutlaka ihraç imkânının da sağlanması idi. Pakistan ile toplam dört adet MİLGEM korveti inşası anlaşmasının ardından Ukrayna ile de 4 adet MİLGEM korveti inşası anlaşmasının imzalanması büyük bir başarıdır. Bu başarıda çok büyük payı olan ve MİLGEM’i hayata geçiren 20’nci Deniz Kuvvetleri Komutanımız merhum Oramiral Özden Örnek’i rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.

Gemi inşa projelerinde ulusal klas, araştırma kuruluşları ve firmalara öncelik tanınmalıdır. Yabancı firmalar kendi bahriyelerine sağladıkları gelişmiş sistemler yerine, ticari tipte cihaz ve sistemleri satmayı tercih ettiklerinden bu sıkıntıyı aşmak üzere Araştırma ve Geliştirme çalışmalarında gelişmiş sistem üretimi hedef alınmalıdır.

MİLDEN (Milli Denizaltı)

Türk Deniz Kuvvetlerinin milli güce dayalı etkin denizaltı gemilerine sahip olması amacıyla; Milli Denizaltı (MİLDEN) Projesi 24 Ekim 2019 tarihinde başlatılmıştır (3). MİLDEN için Milli Savunma Bakanlığı kontrolünde Gölcük Tersanesi Komutanlığında bir Dizayn Proje Ofisi açılmış ve personel görevlendirmeleri yapılmıştır. Bu konuda ana rehberimiz bilim, akıl ve her türlü engele ve baskıya rağmen tamamen Türk mühendis ve işçilerince gerçekleştirilen Milli Gemi (MİLGEM) projesi olmalıdır.

MİLDEN’de, MİLGEM’in yanı sıra uzun süredir yurt içinde inşa edilen denizaltılarımızdan ve halen Gölcük Tersanesi Komutanlığında inşası devam eden 6 adet Reis Sınıfı Yeni Tip Denizaltı projesinden edinilecek tecrübelerden yararlanılacaktır. Gölcük Tersanesi Komutanlığında inşası planlanan Milli Denizaltıların ilkinin 2030’lu yılların ikinci yarısından itibaren hizmete girmesi beklenmektedir. MİLDEN projesinin azami gizlilik içerisinde yürütülmesi elzemdir.

MİLDEN’de kullanılacak uzun menzilli ATMACA isimli milli güdümlü mermi (4) ile AKYA isimli tel güdümlü, uzun menzilli milli torpidonun (5) imalatı gerçekleşmiş, test atışlarında başarı sağlanmıştır. Şimdi de Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB) tarafından 27 Aralık 2020 tarihinde yapılan açıklamaya göre; Sanayii Başkanlığı öncülüğünde Deniz Kuvvetleri Komutanlığının hafif sınıf torpido ihtiyacını karşılamak için “ORKA Projesi” başlatılmıştır. Düzenlenen protokol Savunma Sanayii Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, ROKETSAN ve ASELSAN temsilcileri tarafından imzalanmıştır. Projeyle, Deniz Kuvvetleri Komutanlığının envanterinde bulunan ve envanterine alınabilecek suüstü platformları ile Deniz-Hava araçlarından denizaltılara karşı kullanılacak ORKA torpido silah sistemi geliştirilecektir.

Seksenli yıllarda Deniz Harp Akademisinde öğrenci subay iken ısrarla önerdiğim nükleer tahrik sistemli (nükleer silahlı değil) denizaltılara sahip olma fikrimde ısrarlıyım. Bu sayede Türk Deniz Kuvvetleri en son teknolojik gelişmeleri ülkemize yansıtmadaki öncü rolünü hem sivil sektörde hem de Silahlı Kuvvetlerimizde nükleer teknolojinin kullanılması için de sürdürmelidir.

  • Yunanistan Genelkurmay Başkanı Konstantinos Floros, Yunanistan’ın yeni silahlanma programı çerçevesinde Adalar Denizi’nde Türkiye’ye yakın adalarda (Saruhan Adaları) olan askeri birliklere “yeni askeri personel ve silah gücü ilave edileceğini, adalardaki birliklerin güçlendirileceğini” bildirdi. Bu durumda, Türkiye nasıl bir yol haritası izleyebilir? Yunanistan, Adalar Denizi’nde sıcak bir çatışmaya mı hazırlanıyor?

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde uyuşmazlıkların çözümünü etkileyen faktörlerin başında iki ülke siyasileri arasındaki güven eksikliği ve sorunların ulusal dava olarak algılanmasıdır. Bugüne kadar sorunların nedenleri tartışılarak çözüm aranması yerine karşılıklı suçlamalarla sadece sorunlar konuşulmuştur. Yunan hükümetleri her zaman Türk düşmanlığından beslenmektedir. Her yeni Yunan Dışişleri, Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı “Bizi küçümseyenler büyük bir hata yapıyor. Bizi hafife alan herkesi ezmeye hazırız”; “Kim Yunan topraklarına saldırırsa, önce yakacağız, sonra gidip kim olduğunu göreceğiz” benzeri hamasi Türk düşmanlığı söylemlerine başlarlar.

Tarihi gerçekleri hatırlamak gerekirse; Adalar Denizi adaları, Osmanlı Devletinin egemenliği öncesi Venedik, Ceneviz gibi denizci prensliklerin elinde idi ve sonradan tamamı Osmanlı Devleti egemenliğine geçmişti. Lozan’ın 12’nci maddesi ile Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan Adaları üzerindeki Türkiye hâkimiyeti teyit edilmiştir. Lozan ile Yunanistan’a; Limni, Semadirek, Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya adaları ismen sayılarak; Taşoz, Bozbaba ve İpsara adaları ise ismen sayılmış olmamalarına rağmen, 15 Şubat 1914’te Yunan işgali altında olmaları nedeniyle (6) devredilmiştir. Bu bölgede egemenliği Yunanistan’a devredilen başka bir ada, adacık ve kayalık yoktur.

Lozan’ın 15’inci maddesi (7) ile Menteşe Adaları bölgesinde ismen sayılan 13 ada ile bu adalara tabi adacıklar ve Doğu Akdeniz’deki Meis Adası İtalya’ya devredilmiştir (8). Lozan’ın 16’ncı maddesi (9) ile de Türkiye, devrettiği bu adaların geleceği konusunda söz hakkına sahip olacağını saklı tutmuştur. Meis adasını çevreleyen adacık, kayalıklar ile Bodrum açıklarındaki Kara Ada üzerindeki egemenlik hakları uyuşmazlığı 04 Ocak 1932 tarihinde Türkiye ve İtalya tarafından imzalanan ve her iki ülke Parlamentolarında onaylanan bir Sözleşme ile giderilmiştir (10). Demek ki Lozan bu uygulamaya bir engel sayılmamıştır.

Yunanistan, onaylanmamış 28 Aralık 1932 toplantı tutanağının 1947 Paris Antlaşmasında referans yapılmasını istemişse de bu istek Sovyet Rusya tarafından reddedildiğinden kabul edilmemiştir. Türkiye’nin davet edilmediği için katılmadığı ve taraf olmadığı II. Dünya Savaşını bitiren 1947 Paris Barış Antlaşması ile Güney Adalar Denizi’ndeki Meis dâhil ismen sayılmış 14 ada ve bitişik adacıklar mağlup İtalya’dan Yunanistan’a devredilmiştir (11). Bahse konu anlaşmalar gereği; mezkûr adalarda hiçbir deniz üssü, hiçbir istihkam tesis ve inşa edilmeyecektir. İç güvenlik mülahazasıyla sınırlı sayıda polis ve jandarma kuvveti gayri askerî statünün dışında tutulmuştur.

Gayri askeri statüdeki bu adalar askerî amaçlarla kullanmaması kaydıyla Yunanistan’a devredilmiştir. Gayri askeri statü Yunanistan tarafından yıllardır ihlal edilmektedir. Yunanistan’a anlaşmalarla gayri askeri statüde bulundurulması şartıyla devredilen adalarda Türkiye tarafından askeri tedbirlere başvurulmasını hukuken haklı kılacak ve bu adalardaki şartlı Yunan egemenliğini de ortadan kaldıracak Yunan ihlalleri Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, NATO ile uygun uluslararası ortamlarda ve ikili resmi görüşmelerde gündeme getirilmelidir. Yunanistan bizi sıcak bir çatışmaya sürüklemeye çalışsa da bu tip beyanlar ve tahrikler dünya silah tacirlerinin ve dolayısıyla emperyalistlerin çıkarlarına hizmet eder.

Yunanistan barış istiyorsa Doğu Akdeniz’deki gayrimeşru iddialarından vazgeçmeli, Ege’de kendinden kaynaklı sorunları ön şartsız müzakere etmeyi ve Ege’de ortaklaşa araştırma yaparak bulunduğu taktirde bunun iki ülke halkının istifadesine sunulmasını ciddiyetle değerlendirmelidir.

Türkiye’nin güvenlik ve refahı, vazgeçilmez bir şekilde çevrelendiği denizlerle iç içedir. Bulunduğu yarımada coğrafyası ile Türkiye deniz ülkesidir. Bu coğrafyada refah ve güven içinde yaşamak için denizlere yönelmek ve denizci devlet olmak gerekir. Yüce Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Hamidiye Kruvazörü ile Karadeniz seyrinde subaylara dediği gibi; “Donanmasız Anadolu olmaz. Donanmadan yana kuvvetli olmak Türkiye’nin savunması için şarttır. Donanmamız izlediğimiz politikanın da en kuvvetli desteği olacaktır.” Türkiye’nin gelecek nesilleri tükenmez bir servet ve kuvvet membaı olan Mavi Vatan’a bugünkünden daha fazla ihtiyaç duyacak ve bağımlı olacaktır.

  • 10-11 Aralık’ta gerçekleştirilen AB Liderler Zirvesi ile AB’nin, ‘üyelik dayanışması’ örtüsü altında, Kıbrıs Türk halkı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin haklarını hiçe sayarak, GKRY ve Yunanistan’a karşılıksız destek verdi. Aynı zamanda AB içinde bulunan bazı devletler de (İtalya, İspanya, Almanya, Bulgaristan, Macaristan, Malta) Türkiye’ye yönelik sert yaptırımları veto etti. Bu kapsamda Avrupa Birliği, Doğu Akdeniz’deki taraflı tutumuna devam ederek nasıl bir politika amaçlamaktadır? Doğu Akdeniz bağlamında Türkiye-AB ilişkileri önümüzdeki dönem nasıl şekillenir?

Başta düzensiz göç tehdidi olmak üzere ve AB üyesi ülkelerin çıkarları Türkiye’nin Avrupa güvenliği konusundaki önemini artırmıştır. Ekonomik çıkarlar kapsamında Türkiye-AB ticaret ilişkilerine baktığımızda; hem ithalat hem de ihracatta yıllardır ilk sırayı Almanya almaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu Ekim 2020 rakamlarına göre Almanya’dan yapılan ithalat 2 milyar 256 milyon dolar olurken, Almanya’ya yapılan ihracat 1 milyar 620 milyon dolar olmuştur. Bu dönemde Fransa’dan yapılan ithalat ise 1 milyar 58 milyon dolardır (12).

Almanya, Türkiye’ye yapılan doğrudan yabancı yatırımlarda da lider konumdadır. Şu anda Türkiye’de Alman sermaye ortaklığında 7.250’nin üzerinde Türk ve Alman şirketi bulunmaktadır (13). 2020 yılı Ocak ayı itibariyle ülkemizde 7.853 Alman sermayeli firma faaliyette bulunmaktadır. Türkiye’deki yabancı sermayeli firma sayısı bakımından da Almanya ilk sırada yer almaktadır.  T.C. Merkez Bankası verilerine göre Almanya ülkemize, 2002-2019 döneminde 9 milyar 905 milyon Dolar uluslararası doğrudan yatırım yapmıştır.

Almanya’daki Türk işletmelerinin sayısı ise 80 bin civarındadır. Söz konusu işletmeler, 52 milyar Dolar’dan fazla ciro yaratmakta ve yaklaşık 500 bin kişiye istihdam imkânı sağlamaktadır (14). Ülkemizde 1.524 adet Fransa sermayeli şirket faaliyet göstermektedir (15).

Konu kapsamında değinmek istediğim bir husus da; Avrupa Parlamentosu üyesi toplam 53 Alman ve Yunan milletvekilinin 10-11 Aralık 2020’de yapılan AB zirvesi öncesi Almanya Başbakanı Angela Merkel’e hitaben yazdıkları bir mektupla, Türkiye’nin tehditlerinin endişe verici boyuta geldiği belirtilerek, Almanya patenti ile Türkiye’de inşa edilen denizaltıların bileşenlerinin ve yedek parçalarının ihracatının yanı sıra ilgili tüm bakım faaliyetlerini derhal askıya alınması çağrısıdır.

Bu denizaltılarımızla ilgili sözleşmeler birden fazlı farklı işle uğraşan ve merkezi Almanya’da bulunan, bünyesinde dünya çapında 670 şirketi bulunduran çok uluslu holding olan ThyssenKrupp AG ile yapılmıştır. Devlet-Firma garantisi ile inşa edilen bu tip projeler uluslararası garantiye sahiptir. Bu nedenle bahse konu firma siyasi gerginliklerden etkilenerek sözleşmelerdeki yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınmayacaktır. Gerek güvenlik endişeleri ve gerekse ekonomik çıkarları dikkate alındığında AB liderler zirvesinde Yunanistan’a elma şekeri vermek için sert yaptırımlar gündeme getirilse de bunların uygulanması mümkün değildir.

Avrupa Birliği son zamanlarda Türkiye’yi öngörülemeyen müttefik olarak tanımlamakta ve neredeyse Türkiye’yi tehdit olarak görmektedir. Türkiye meşru hak ve çıkarlarını korumakta kararlı oldukça da AB üzerimize yönelik baskılarını artırmaktadır. Türkiye bu tehditlere karşı tahriklere kapılmamalı, asla taviz vermemeli ve geri adım atmamalıdır. Türkiye’nin AB üyeliği her iki taraf için de hem dış hem de iç politikada kullanılan tam bir siyasi aldatmacadır. AB, Türkiye’nin kıta sahanlığını tanımamıştır. Bunun hiçbir hukuki değeri ve önemi yoktur. Çünkü AB’nin Doğu Akdeniz’de kıyısı yoktur ve bundan bahsedebilecek kimliği de yoktur.

Doğu Akdeniz ile ilgili olarak Kıbrıs konusundaki düşüncelerime gelince Kıbrıs’ta mezalim Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin 37 yıl önce ilan edildiği 15 Kasım 1983’te sona erdirilmiş, sorun çözülmüştür. Bize ve Kıbrıs Türk halkına düşen görev, bu devleti yaşatmaktır. Artık çözümden ve çözüme yönelik müzakerelerden bahsetmek Kıbrıs’ın kaybı demektir. Türkiye, hem kendi hem de KKTC’nin güvenliği ve çıkarları açısından KKTC’nin bağımsızlığından ve garantörlüğünden asla vazgeçmeyeceğini dünyaya ilan etmelidir.

26. Güney Deniz Saha Komutanı ve 11. Sahil Güvenlik Komutanı E. Koramiral Can Erenoğlu

Kaynakça

(1) https://www.timesofisrael.com/italys-foreign-minister-expresses-doubts-over-feasibility-of-eastmed-pipeline/

(2) Necdet Pamir, Enerji Uzmanı 02 Ekim 2020 sunumu

(3) https://www.savunmasanayist.com/milden-projesi-resmen-baslatildi/

(4) https://www.trthaber.com/haber/turkiye/atmaca-fuzesinin-yeni-test-atisi-basariyla-gerceklesti-432721.html

(5) https://haber.aero/gundem/akya-fuzesi-testlerini-basariyla-tamamladi/

(6) 12. Maddenin ayrılmaz bir parçası olan Altı Büyük Devlet Kararı gereğince.

(7)Madde 15—Türkiye aşağıda sayılan Adalar üzerindeki tüm hak ve senetlerinden İtalya yararına vazgeçer: Bugün İtalya’nın işgali altında bulunan Astampalya (Astropalia), Kodoş (Rhodes), Kalki (Calki), Skarpanto, Kazos (Casso), Piskopis (Tilos), Misiros (Misyros), Kalimnos (Kalymnos), Lcros, Patmos, Lipsos (Lipso), Sombeki (Simi) ve Istanköy (Koş) Adaları ile bunlara bağlı olan adacıklar ve Meis (Castellorizo) Adası (2 numaralı haritaya bakılması).

(8) Daha sonra 04 Ocak 1932 Sözleşmesi ile bunun teyidi yapılacaktır.

(9) Madde 16— Türkiye işbu Andlaşmada belirlenen sınırları dışındaki tüm topraklar ile bu topraklardan olup gene bu Andlaşma ile üzerinde kendi egemenlik hakkı tanınmış bulunanlar dışındaki Adalarda -ki bu toprak ve Adaların geleceği ilgililerce saptanmış ya da saptanacaktır- her ne nitelikte olursa olsun, sahip olduğu tüm hak ve senetlerden vazgeçtiğini açıklar. İşbu Maddenin hükümleri komşuluk nedeniyle Türkiye ile ortak sınırı bulunan ülkeler arasında kararlaştırılmış ya da kararlaştırılacak olan özel hükümleri bozmaz.

(10) BM Andlaşması 110/1 maddesi uyarınca Andlaşmalar devletlerin Anayasalarına göre onaylanmaktadır ve yürürlükteki1924 Anayasasına (Madde 24) göre buna yetkili tek organ TBMM’dir.

(11) Gayri askeri durumda olmaları şartıyla.

(12) https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Dis-Ticaret-Istatistikleri-Ekim-2020-33858

(13) https://tuerkei.diplo.de/tr-tr/themen/wirtschaft/-/1798700

(14) http://www.mfa.gov.tr/almanya-ekonomisi.tr.mfa

(15) http://www.mfa.gov.tr/fransa-ekonomisi.tr.mfa

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here