Ana Sayfa Blog

“Türkiye, İHA’lar ile Yunanistan’ın Bütün Faaliyetlerini Takip Ediyor“ | Cem Gürdeniz

0

Geçtiğimiz günlerde, “Görünmez olduğu” ve “Doğu Akdeniz’deki tüm faaliyetleri tespit edilmeden izlediği” öne sürülen Yunan denizaltılarının, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı unsurlarınca takip edildiği ortaya çıktı. Yunan iç kamuoyunda algı oluşturmaya yönelik yayımlanan haberlerde, “Type-214 denizaltılarının görünmez nitelikte olduğu, Türk Silahlı Kuvvetlerinin deniz karakol uçakları ve helikopterlerinin bu denizaltıları tespit edemediği” ileri sürülmüştü.

E. Tümamiral Cem Gürdeniz, dün akşam katıldığı bir canlı yayın programında Yunanistan’ın hayalet denizaltı iddialarını değerlendirdi. Gürdeniz, “Türkiye, 7/24 İHA’lar ile Yunanistan’ın bütün faaliyetlerini takip etmektedir. Yunanistan’ın denizaltılarının ‘hayalet, görünmez’ gibi çok iddialı söylemlerinin, iddialarının içinin boş olduğunu Türkiye ispat etmiştir.” dedi. Cem Gürdeniz’in dikkat çeken açıklamalarını derledik.

4 1

“Bunlar Nükleer Denizaltı Değildir.”

Milli Savunma Bakanlığı tarafından Yunanistan’ın Yunan Denizaltıları görünmez, Türk Deniz Kuvvetleri bunları tespit edemiyor iddialarını yalanlamıştır. Türkiye, 7/24 İHA’lar ile Yunanistan’ın bütün faaliyetlerini takip etmektedir. Yunanistan’ın denizaltılarının hayalet, görünmez gibi çok iddialı söylemlerinin, iddialarının içinin boş olduğunu Türkiye ispat etmiştir.

Bu konularda büyük laflar etmemek gerekmektedir. Bunlar nükleer denizaltı değildir. Nükleer denizaltı olsa Yunanistan bu iddiaları söylese tamam dersiniz çünkü nükleer denizaltı gıdasını aldığı sürece suyun altında kalabilir ve görünmezliğini tespit etmeniz zor olur.

Burada konvansiyonel bir denizaltıdan bahsediyoruz. Bunların havadan bağımsız olmalarına rağmen yine de belli bir süre sonra SAT’a yaklaşma, şnorkel yapma, limanına dönme, ikmal yapma gibi sorumlulukları ve teknik kısıtlamaları vardır.  Bu nedenle Türk deniz kuvvetleri, bu denizaltıları limanlarından ayrıldığı an itibaren gayet net bir şekilde takip ediyor. Görüntü elde ediliyor ve bu büyük bir başarıdır.

Bu durum, Türkiye’nin İHA’ları konusundaki geldiği noktayı da göstermektedir. Çünkü şnorkelde deniz seviyesinin altında olan kısımdaki denizaltlarını bile görebilmişlerdir. Türkiye’nin milli olarak geliştirdiği İHA’nın denizdeki kullanımının yarattığı bir sonuçtur. Başarılı bir aşamadır.

u

“Kriz AB Tarafından Uluslararasılaştırıldı”

Türkiye ile Yunanistan arasında çözülmesi gereken bir krizin AB tarafından uluslararasılaştırıldığını ve Türkiye’ye bu hegemonya’nın el değiştirme döneminin içinde büyük bir baskı uygulama aracı olduğunu görüyoruz.

1975-1976 yıllarında Türkiye ve Yunanistan arasında Ege’de çok ciddi kıta sahanlığı sorunu yaşanmıştır. İki ülke savaşın eşiğine gelmiştir. Fakat bu tarihlerde NATO olayı şuanki aşamaya getirmedi. Yunanistan AB üyesi değildi ama sorun da  uluslararasılaşmamıştı. İki ülke BM’e gitti ve BMGK olayı Uluslararası Adalet Divanı’na gönderdi. Adalet Divanı bunun siyasi bir olay olduğunu söyleyerek aralarında çözme kararını verdi. Bern Mutabakatı ile Kasım 1976’da bir denge sağlanmıştı.

Şimdi ise Türkiye her şeyi hukuka uygun olarak yapmıştır. Kıta Sahanlığı’nın koordinatlarını 2019’da resmen BM’e göndermiştir, BM Libya Anlaşmasını kabul etmiştir ve kaydı onaylamıştır.

Türkiye kendi olması gerektiği alanda Yunanistan ile çatışma olmasa bile Türkiye 26. boylama kadar bile gitmiyor. Türkiye, 26. Boylama dayansa sınırımızın geçtiği alandır. Fakat Türkiye kibarlık edip 28’e kadar gittiği halde Yunanistan buna bile tahammül edemiyor ve birkaç ülke ile saldırıyorlar. Bu gruba AB dışında ABD’de eklenebilir.

c

“Bu Bir Maratondur”

Süreç devam edecektir. Türkiye buradan çekilmeyecektir. Kurtuluş Savaşı’nda Misakı Milli sınırlarımızda Türkiye’ye baskı yapılıp, Ankara Hükümeti’ne ‘çok ileri gittiniz Yunanlılar Sakarya’nın batısında kalacak bunu kabul edin’ der gibi bir şeydir bu.

Yunanistan, Türkiye’nin denizdeki misakı millisinden resmen tehditler ile güç kullanma tehditi dahil buradan vazgeçin diyor. Şu demektir ki;  ‘150 bin km2’den vazgeçin burası Yunanistan’a ve GKRY’ne verilecektir’  bunu kabul etmek mümkün değildir.

Bu yüzden bu süreç devam edecektir. NAVTEX konuşulacak, AB’nin tehditleri konuşulacaktır, Oruç Reis, Barbaros ya da diğer gemilerin gelmesi çıkması konuşulacaktır. Süreç kolay sonuçlanabilecek bir şey değildir. Bu bir maratondur. Gelecek kuşaklar bugünün hesabını sorarlar. Türkiye haklarından vazgeçemez.

Metin, atıf yapılmadan kullanılamaz.

Editör: İlknur Savun

 

Mustafa Akıncı Dönemi: Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Politikaları

0

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, “Eskiden Kıbrıs’ta iki halk vardı. Türk halkı ve Rum halkı. Artık Kıbrıs’ta iki halkın yanında iki de devlet var. Bundan dönüş yok. Kıbrıs’a barış gelmiştir. İki devletli bir çözüm dışında çözüm yoktur. Siyasi eşitlikten ziyade egemen eşitlik temelinde anlaşma sağlanabilir. Bu da iki devleti kabul etmekten geçer.” açıklamalarını yaparak federatif bir çözüm bir devleti savunmuştur.

Müzakereler döneminde Türkiye, KKTC’ne destek verdiğini dile getirmekte ve sessiz bir şekilde müzakereleri gözlemlemektedir. Ankara’nın sessiz tutumu Türkiye’nin adadaki garantör konumundan taviz verdiği anlamına gelmemektedir. Aksine adanın gelişip kalkınması, keşfedilen enerji keşifleri ile yeni bir konjonktür, yeni stratejik ve jeopolitik oluşumlar ile Türkiye’ye olumlu etkileri olacaktır.

Akıncı, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi ve AB Komisyonu Başkan Yardımcısı Josep Borrell ile telefonda görüşerek Kıbrıs meselesi ve Doğu Akdeniz konuları ele alındı. Borrell’in Avrupa Parlamentosu’nda Doğu Akdeniz’deki gerginliğe ve AB-Türkiye ilişkilerindeki tıkanıklığa ancak diyalogla çözüm üretilebileceği yönünde açıklama yapmıştır.

Doğu Akdeniz’deki enerji denkleminden Türkiye ve KKTC’yi dışlayarak bir yere varılamayacağını ileri sürmüştür. Diyalog ve uzlaşmanın olmadığı yerde tarafların kendi yollarında yürüyeceklerini, bunun da gerginliklere yol açacağını yıllardan beri vurgulanmaktadır.

Kıbrıs Görüşmeleri: Cenevre ve Crans Montana

12 Ocak 2017’de Cenevre kentinde düzenlenen Kıbrıs Konferansı’na garantör ülkeler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin dışişleri bakanları Mevlüt Çavuşoğlu, Nikos Kotzias ve Boris Johnson katılmıştır. Akıncı’nın Türk tarafının BM kasasında kilit altında tutulan harita önerisinin iadesini talep etmişti. Rum tarafının sunduğu haritanın kabul edilemez olduğunu belirterek, “Bunu kabul edecek bir tek Kıbrıslı Türk de çıkmaz.” değerlendirmesinde bulunmuştu.

Akıncı, çözüm ile birlikte iş birliği alanın oluşmasını istemektedir. Bunun için de tavizler verilebilir açıklamasını yapmıştı. Rum Yönetimi’nin isteği olan toprak iadesi’nin yapılabileceğini söylemiştir. Kıbrıs’ta çözüm için Rumlardan alınan topraklardan bir miktarını iade edilmesi lazım bu ya bir gerginlik vesilesi olacak ya da iş birliği alanı olacaktır. Rumların diğer isteği de adadaki askerlerin gönderilmesiydi ve Akıncı adadaki asker sayısı azaltılabilir açıklamasını yapmıştır.

Müzakerede içeride alınan kesin gizlilik kararına Türkiye, KKTC ve İngiltere tam olarak uyarken, Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi, Türk tarafının önerilerine kimi eklemeler de yaparak bunları basına vermeye ve böylece Türk tarafını tahrik etmeye çalıştı. Ve konferans başarısızlıkla sona erdi.

1

Kıbrıs sorununa iki kurucu devletin siyasi eşitliğine dayalı çözüm bulma amaçlı Kıbrıs Konferansını oluşturan müzakereler, İsviçre’nin Crans Montana kasabasında 29 Haziran 2017 günü garantörler, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum heyetlerinin katılımı ile yapılmış ve Yunanistan ile Kıbrıs Rum tarafının, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in sunduğu çerçeve anlaşmasını kabul etmemesi nedeni ile de çökmüştür. Guterres arabuluculuk görevini ihlal etmiş ve Rum tezlerine yakın bir müzakere çerçevesini taraflara önermiştir.

Guterres belgesindeki en önemli madde, Türkiye’nin adadaki etkin ve fiili garantisinin sona erdirilmesini, Kıbrıs’taki Türk askerinin sınırlandırılmasını, yerine uluslararası bir güç konuşlandırılmasını öngörüyordu. Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinden vazgeçmek, Türkiye ve KKTC’nin, Türk ulusunun geleceğini, güvenliğini tehlikeye atmak demektir. Bu bağlamda Akıncı’nın Rum tarafına yaptığı öneri asla Kıbrıs Türk halkı ve Türkiye tarafından desteklenemez.

Akıncı’nın ‘Taviz Haritası’

Crans Montana’da, aşikar olan şey ön plana çıktı. Kıbrıs Rum kesimi ve Yunanistan, konferansa müzakere niyetiyle katılmadı. “sıfır ordu, sıfır garanti” ilkesini tekrarladılar. Kıbrıs’taki Türk halkı ile Anavatan’ın ise böyle bir şeyi kabul etmesi söz konusu değildi.

Bu süreçten ve Crans Montana’daki son konferanstan bir uzlaşı çıkmamışsa, bunun tek nedeni Kıbrıs Rum tarafının, Kıbrıslı Türklerle eşitlik zemininde yetki paylaşımını reddeden, süreci uzatıp sekteye uğratmak suretiyle uluslararası alandaki tanınmışlığını kökleştirmek ve sonuçta KKTC’yi Anavatan Türkiye’den kopararak bunun sağladığı güvenceden mahrum etmeye yönelik bir strateji izlemiş olmasıdır.

76

Akıncı, tüm diğer konularda anlaşma olmadan; siyasi eşitliğimizi, dönüşümlü başkanlığı ve garantörlüğün devamını tescil ettirmeden Türkiye’nin itirazına rağmen; Meclis’in ve hükümetin bilgisi ve onayı dışında; KKTC topraklarının beşte birini ve 40 köyün Rumlara verilmesini 50 bin insanın 4. Kez göçmen olmasını öngören Taviz Haritası’nı karşılıksız vererek, en güçlü kozumuzu sıfırladı.

Anastasiadis tüm önerilerini geri çekmesine karşın, Akıncı verdiği tavizleri geri çekmedi. Maraş, Güzelyurt, Yeşilırmak, Erenköy dahil % 7 toprak tavizidir. Akıncı, gerek öz gerekse yöntem açısından makul esneklik sınırlarını aşarak halkın hak, statü ve çıkarlarını tehlikeye atan tavizler vermiş, hatta herhangi bir karşılık almadan bu tavizleri harita verme noktasına kadar taşımıştır.

Ancak, bu tavizler dahi Kıbrıs Rum tarafının, federal ortaklığa giden yolda hedeflenen ortaklığın eşit kurucu taraflarından biri olarak Kıbrıs Türk tarafının eşit statüsünü ve meşruiyetini kabul etmesine yetmemiştir.

Akıncı’nın Türkiye Karşıtı Söylemleri

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, federal çözüme tez zamanda varılmazsa bölünmüşlüğün kalıcı hale geleceğini savundu. Kıbrıslı Türklerin laik, demokratik ve çoğulcu kimliğini korumak istediklerini belirtti, Türkiye’ye bağlanma ihtimalini ‘korkunç’ olarak nitelendirdi.

Yarım asırlık bölünmüşlükten sonra tek işler çözümün federal bir çatı altında yeniden birleşme olduğunu anlatan Kıbrıs Türk toplumu lideri, bu başarılamazsa, Kuzey Kıbrıs’ın daha fazla bağımlı hale geleceği “Ankara tarafından yutulabileceğini” ve “de facto Türkiye iline dönüşebileceğini” dile getirdi. Türkiye, Akıncı’nın açıklamasına karşı “Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Kıbrıs Türkü’nün haklı davasına yapılan bu saldırıyı kınıyoruz” ifadelerini kullandı.

11

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye-Kuzey Kıbrıs ilişkisini anavatan-yavruvatan diye tanımlamasına karşı çıktığını tekrarlayan Akıncı, bağımsız, kardeşçe ilişkiler istediğini, hükümetin faturalarını ödeyen Türkiye’ye ekonomik bağımlılığı azaltmak için daha fazla şey yapmaları gerektiğini belirtti. Bunu başarabilmek için de Güney’in desteğine ihtiyacı olduğunu dile getirdi.

Türkiye’nin terörle mücadele kapsamında ise Fırat’ın doğusuna yönelik düzenlediği Barış Pınarı Harekatı hakkında skandal açıklamalarda bulunmuştu. Akıncı “Barış Pınarı desek de akan kandır” sözleri Türkiye’den sert tepki görmüştü.

Kapalı Maraş’ın açılması konusunda ise Akıncı “Kendisinin seçilmemesi yönünde aylardır sistemli ve örgütlü çalışma yapıldığını” ve Maraş etkinliği bir adaya puan kazandırmak adına yapıldığı açık. Yapılanlar demokrasi adına yüz karasıdır, seçimlere doğrudan müdahalenin devamıdır.” açıklaması yaptı. Yaptığı açıklamalarla Türkiye karşıtlığıyla bilinen Akıncı’nın atılan bu adımlar karşısında ciddi bir oranda oy kaybına uğrayabileceği öngörülüyor.

Sonuç Olarak;

Kuzey Kıbrıs yönetimi, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz sularındaki gerilimde şimdiye kadar, “ada çevresindeki zenginliklerin adil şekilde paylaşılması” ve “Kıbrıslı Türklerin hakkını aramak” söylemini benimsemiştir ve Türkiye ile birlikte hareket etmiştir.

Kıbrıs sorunun çözümünde adada iki bölgeli, iki uluslu bir federasyon kurmak tek başına sorunları çözecek sihirli bir formül değildir. Kıbrıs’taki işsizlik ve yoksulluk yalnızca Kıbrıs’a özgü bir sorun değildir ve Kıbrıs’ın birleşik olmamasından da kaynaklanmamaktadır, bu sorun kapitalizmin evrensel sorunudur. Kıbrıs’ta kalıcı bir çözümün sağlanmasının ancak karşılıklı fedakarlıkların gösterileceği bir barış sürecinden geçtiği görüşü, adada yaygın kabul görmektedir.

x 1

Guterres çerçevesiyle Garanti Antlaşması’nın lağvedileceği, müdahale haklarına son verileceği çok nettir. Bu belge Türk ordusunun Ada’ya müdahale hakkını kaldırıyor. Rumlara çok daha fazla toprak tavizini içeriyor. Türkiye’nin Kıbrıs’ta asker bulundurmasından, etkin ve fiili garantisinden vazgeçmenin akıl kârı değildir. İngiltere’nin üsleri devam edecek, Rusya, Fransa, Yunanistan, İsrail istediği gibi Kıbrıs topraklarında, denizlerinde, havasında cirit atacak ama Türkiye Kıbrıs’ta olmayacak bu mümkün değildir.

Mustafa Akıncı’nın Türkiye’yi hafife alması, hatta KKTC’nin Türkiye’ye bağlanma ihtimalini korkunç olarak nitelendirmesinin, uyuyan bir komünistin ayaklanarak EOKA diline tutunmasından başka manaya gelmeyeceğine, Ana vatan-yavru vatan ayrımına karşı çıkan, Türkiye’ye ekonomik bağımlılığı azaltmak için GKRY’nin desteğine ihtiyaç duyduğunu seslendiren ve gizli niyetlerini itiraf eden Akıncı, ENOSİS’in yörüngesine çoktan girmiştir.

Ada’nın gerçeklerinden uzak, Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye sokan, uluslararası hukuka aykırı bu müzakereler çerçevesi her ne kadar Rumlar tarafından kabul edilmiş gibi görünse de Kıbrıs Türk tarafı açısından birçok tehlikeyi beraberinde getirmektedir. Buna verilecek cevap esasen bellidir: Türkiye’nin Ada üzerindeki etkin ve fiili garantörlüğü, Kıbrıs Türk Barış kuvvetlerinin Ada’daki varlığı ile Kıbrıs Türk Halkının siyasi eşitliği Türkiye’nin kırmızı çizgileridir. Müzakere dâhi edilemez. Türkiye’nin ve Kıbrıs Türk Halkının uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan bu hak ve yetkilerinden vazgeçmesini beklemek nafile çabadır.

Sahada ne kadar güçlüyseniz, dengeyi o kadar sağlayabilirsiniz anlayışıyla Doğu Akdeniz’deki gerginliğin çatışmaya dönüşmemesi adına, KKTC’nin Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte sahada kendini göstermesi, en az Rum tarafının Yunanistan’la birlikte yaptıkları işler kadar sahada bulunması ve hak iddia ettiğini göstermesi, doğal gaz araması, sismik araştırma yapması gerekir. Bunun, çatışmayı giderici bir rolü olacaktır.

ad

Gerginliklerden, zıtlaşmalardan ve herkesin zararına olacak çatışmalardan uzak durmanın yolu diyalog ve sorunları çözme iradesinin ortaya konmasıdır. Kıbrıs Türk tarafı her vesile ile bunu ortaya koymuştur. Bölgenin önemli bir aktörü olan Türkiye dışlanma siyasetine karşı Türkiye’nin öneminin idrakini sergileyen kapsayıcı tavrının olumlu sonuç vermesi istenmektedir. Gerek Doğu Akdeniz’deki doğal gaz ve gerekse Kıbrıs sorunu bağlamında BM zemininde ve AB gözetiminde her türlü iş birliğini yapmaya hazır olunduğu ifade edilmiştir.

Yararlanılan Kaynaklar

“Ülkelerin Dost’u Yoktur, Çıkarları Vardır“ | Cihat Yaycı

0

Bahçeşehir Üniversitesi Denizcilik ve Global Stratejiler Merkezi (BAUDEGS) Başkanı ve Müstafi Tümamiral Doç. Dr. Cihat Yaycı, Türk Ocakları İstanbul Şubesi’nin konuğu oldu. Cihat Yaycı, deniz yetki alanları paylaşımı, gayri askeri statüdeki adalar, karasuları, egemenliği Yunanistan’a anlaşmalarla devredilmeyen ada, adacık ve kayalıklar (EGAYDAAK) konularını ele alarak açıklamalarda bulundu.

“Libya-Türkiye Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Anlaşması Türkiye İçin Milattır”

“Libya-Türkiye Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Anlaşması Türkiye için milattır. Türkiye ülkesini 4’te 1 oranında büyütmüştür. 189 bin kilometrekarenin önüne çit çekmiştir. Hatay’dan sonra ilk defa Türkiye ülkesini genişletmiştir. Bu noktada Libya Türkiye Deniz Yetki Alanları Anlaşmasına halel getirecek bir hareketten kaçınılması gerekir. Doğu Akdeniz’de Türkiye kesinlikle deniz yetki alanlarının paylaşımı için Yunanistan’la müzakereye oturmamalıdır. Oturduğu anda Libya-Türkiye anlaşması ortadan kalkar. Müzakare, kara sularının ötesinde deniz yetki alanı vereceğiniz anlamına gelir. 18.7 millik alan ortadan kalkar. O hat giderse; Libya anlaşması ortadan kalkar, Libya politikası çöker, Libya’da varlığımız sorgulanır ve Doğu Akdeniz politikası çöker.”

e2e

“Ülkelerin Dostu Yoktur, Çıkarları Vardır”

“İdeolojik hareket etmemeliyiz. Mısır ile anlaşma yapalım derken, ‘Mısır’ın zihniyetiyle anlaşalım’ demiyoruz. Böyle bir algı var. Deniz yetki alanlarının belirlenmesinde anlaşılmalıdır. Ülkelerin dostu yoktur ülkelerin çıkarları vardır. Bu gerçeği görmemiz lazım. İsrail’le anlaşma yapalım derken aslında Filistin’deki Müslümanların haklarını da korumuş oluyoruz. Gazze şeridini belirlemiş oluyoruz. Bunlar Türkiye’nin geleceğinin parçaları, mücadele etmek istiyorsak kuralına göre oynamalıyız. Mısır, İsrail, Lübnan ile anlaşma yapacak pozisyonda değilsek, yapmışçasına proaktif olabilmek için Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etmemiz lazım. Sınırlarımız belli olsun.”

“Ege Denizi Değil, Adalar Denizi”

Konuşmasında geçmişte Ege’ye Adalar Denizi dendiğine ve mekan isimlerinin ruhlarının olduğuna dikkat çeken Yaycı, “Ege Yunan ismidir. Bir yerdeki mekan ismi geçmişin ruhunu taşır ve ileriye taşır. Bizden önceki nesillerin de ruhunu taşır. Mekan isimleri bir milletin sahipliği belirtir. Fetihlerden sonra isimler değişmiştir. Eğer bu Yunan ismi ise bunun asıl sahipleri sanki onlarmış imajı oluşuyor. Yunanistan’ın bir yerini Türkçe isimle kullanalım düşüncemiz hiç olmadı çünkü o ülkenin egemenlik hakkı olarak kabul ederiz ama Yunanlar böyle değil” dedi.

“Adaları Yunanlardan Almadık”

Adalar Denizi’ndeki adaların hiçbirini ecdadımızın Yunanlardan almadığını dile getiren Yaycı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Halkımızın üzerinde ciddi bir algı operasyonu yapılmaktadır. Sanki ecdadımız bu adaları Yunanlardan almıştır ve Lozan ve Paris anlaşmalarıyla aslına rücu etmiş gibi bir anlayış var. Biz bu adaları Venediklilerden, Cenevizlilerden aldık. Yunanlardan almadık. Bu adadakiler Rumca konuşuyor. Çünkü Roma İmparatorluğu’nun etkisi altında kaldıkları için onların dili ile konuşurlar. Girit’in ve Rodos’un da çoğunluğu Yunanlı değildir.”

“Yunanistan’ın Adalarını Silahlandırmasının Amacı Batı Anadolu’yu İstila Etmektir”

23 adanın hemen hepsinde 18’i net olmak kaydıyla gayri askeri statünün Yunanistan tarafında ihlal edildiğine dikkat çeken Yaycı, “Yunanistan devir şartını ortadan kaldırmıştır. Gayri askeri statüde olmak kaydı vardır. Meşru müdafaa için buraları silahlandırıp askerlendirdik sözü var. Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğundan beri Yunanistan’ın hiçbir adasına saldırı ve işgal söz konusu olmamıştır. Dolayısıyla bu meşru müdafaa mazereti dayanaksızdır. Adalar Denizi’nde Türkiye’den başka kıyıdaş yok. Türkiye’ye karşı silahlandırıyor demektir. Türkiye’nin saldırısı yoksa bu savunma amaçlı değil, taaruzi amaçlıdır. Türkiye’nin zayıf bir anında Batı Anadolu’yu işgal için yapılan bir hazırlıktır. Bunu herkesin bu şekilde duyurması gerekir. Yunanistan’ın adalarını silahlandırmasının amacı Batı Anadolu’yu istila etmektir” diye konuştu.

75 1

Karadeniz

Doğal kaynak rezervlerinin ortaya çıkmasıyla benzer problemlerin Karadeniz’de yaşanabilme ihtimaline ilişkin açıklamalarda bulunan Yaycı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Karadeniz 1986 yılında Münhasır Ekonomik Bölge etti. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bu MEB ilan etme tecrübemizin olduğunu gösterir. Türkiye cephe ülkesiyken Karadeniz’de en büyük kıyıdaş Sovyetler Birliği iken Karadeniz’in yarısın MEB ilan edilmiştir ve anlaşmalarla bunu pekiştirmiştir. MEB ilan ettiğimiz için kıyıdaşlarla hiçbir sorunumuz yoktur. Anlaşmalarla teyit ve tescil edilmiştir. Karadeniz’de çıkacak her türlü enerji kaynağını kendi MEB’mizde rahatlıkla çıkartıp, kullanabiliriz.”

Yararlanılan Kaynaklar

https://www.dha.com.tr/politika/emekli-tumamiral-yaycidan-dogu-akdeniz-aciklamasi-turkiye-proaktif-hareket-etmeli/haber-1792181

Türkiye’nin Yeni Stratejik Cephesi: Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Mücadelesinde Yol Haritası

0

Kıbrıs, köklü tarihi ile Anadolu kadar eski; pek çok kadim medeniyete ev sahipliği yapmış bir coğrafyadır. Kıbrıs’ta bilinen ilk siyasi yapılanmanın tarihi M.Ö. 1200 yıllarıdır. Bu döneme ait bulgular adada Miken (Akad) yerleşimlerine işaret etmektedir. Daha sonra Hitit, Mısır, Asur, Fenike ve Pers egemenliklerini görmüştür (1). Orta çağlarda Roma ve sonra Bizans imparatorluğu sınırları içinde yer almıştır. Kıbrıs’ın coğrafi konumu onu İslam ve Hristiyan dünyası arasında bir mücadele alanına çevirmiştir.

Kıbrıs Siyasi Tarihi

Kıbrıs’a, İslam’ın ulaşması Hz. Osman dönemindedir. İslam orduları tarafından kuşatılan ada barış yoluyla İslam topraklarına katılmıştır. Kıbrıs tarihi boyunca pek çok kez el değiştirmiştir. Roma, Bizans, Raşid Halifeler, Emeviler, Abbasiler devirlerinde Müslüman Araplar; Memlükler ve 15.yüzyıl sonlarından itibaren 80 yıllık Venedik hâkimiyeti görmüştür. Venediklilerin ağır vergiler getirmesi 1562’de Kıbrıs halkının Osmanlı devletine başvurması ile sonuçlanmıştır. Kıbrıs halkının bu çağrısına tepkisiz kalmayan Osmanlı devleti Temmuz 1570’de adanın fetih sürecini başlatmış ve Ağustos 1571’de tamamlamıştır (2).

Osmanlı devletinin ekonomik ve siyasi olarak gerilemesi ve bunun yanında dönemin Rus tehditi karşısında İngilizler ile işbirliğine yönelmesine sebep olmuştur. 1878 yılında Kıbrıs adası Berlin anlaşması çerçevesinde geçici olarak İngiltere’ye kiralanmıştır. Kıbrıs adası Birinci dünya savaşına kadar İngiliz sömürgecilik sistemine göre yönetilmiştir. Yalnız Birinci Dünya Savaşının başlaması ile birlikte Osmanlı devletinin Almanya safında, İngiltere bloğuna karşı harbe katılması zaten fırsat bekleyen İngilizlerin harekete geçmesinin önünü açmıştır. 1878 yılında imzalanmış olan Berlin Anlaşmasını tek taraflı bir şekilde hükümsüz bırakarak, 5 Kasım 1914 tarihinde İngiltere, Kıbrıs’ı ilhak etmiştir.

Bu karar uluslararası hukuka aykırı ve yasa dışı bir karardı. Birinci Dünya savaşı ve İstiklal harbi sonunda yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Lozan anlaşması ile 1923’te İngiltere’nin Kıbrıs üzerindeki hükümranlığını tanımak zorunda kalmıştır. Lozan anlaşması ile birlikte, adada yaşayan Türklere 2 yıllık süre tanınmış, bu sürede Türkiye’ye göç edenler olduğu gibi İngiliz tabiiyetine geçenlerde olmuştur (3).

Lakin Türkiye’nin ada ile ilişkisi tamamen kesilmemiştir. Atatürk’ün direktifleriyle 1925 yılında ilk konsolosluklardan birisi Kıbrıs’ın Larnaka kentinde açılmıştır. Bu konsolosluk Kıbrıslı Türklere tanınan Türk vatandaşlığında kalma ve Türkiye’ye göç etme konularında yardım sağlamıştır. Ayrıca Kıbrıs’taki cemiyetlerin faaliyetlerine katkıda bulunmuş ve yüksek tahsil yapacak Türk gençleri için okuma imkânı konusunda yardımcı olmuştur. Adada 1925 yılından sonra Cumhuriyet kutlamaları gerçekleşmiştir (4).

Tek Parti döneminde yine Kıbrıs – Türkiye ulaşımı bir vapur hattı ile sağlanmıştır. Türkiye, 1925-1950 yıllarında Kıbrıs Türklerine ekonomik ve kültürel destek sağlamıştır. Yalnız 1931-1950 yılları arası; adada kilisenin öncülüğünde Kıbrıslı Rumlar ‘’Enosis’’ için

Kıbrıs Türklerine karşı katliamlar gerçekleştirmişler hem de İngiliz yönetimine karşı isyana girişmişlerdi. Ne acıdır ki 1950’den 1960’lı yıllara kadar Kıbrıs’ta Rumların Türk halkına karşı soykırım ve katliam planları gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. İngiliz sömürge yönetimi yaşanan bu olaylara göz yuman bir tutum takınmıştır (5).

Ada 1959’da bağımsızlığına kavuşmuştur. 1959 tarihli Zürih Anlaşması’nı Türkiye ve Yunanistan, 1959’da yine Londra Anlaşması’nı ise İngiltere, Türkiye ve Yunanistan imzalamış; 1960 Lefkoşa anlaşması ile ‘’Kıbrıs Cumhuriyeti’’ ilan edilmiş ve ‘’Kıbrıs Anayasası’’ kabul edilmiştir. Kabul edilen Anayasa ve Anlaşmalar sonucu 3 devletin garantisi altında, 2 topluma dayalı, sınırlı bir egemen devlet olarak kurulmuştur. Tüm bu gelişmelere rağmen 1963’te Rum tarafı, Türk toplumunu yönetimden uzaklaştırmaya çalışmış, Kanlı Noel gibi Türklere karşı imha olayları sonrasında Türklerin kendileri savunması sonucu çatışmalar çıkmıştır.

Çatışmaların artması Rumların terör olaylarını arttırmasına yol açmıştır. Bu süreçte Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi durumu söz konusu olmuştur. Bu müdahaleye ilk tepki müttefikimiz olan ABD tarafından verilmiştir. ABD Başkanı Johnson, dönemin Başbakanı İsmet İnönü’ye yazdığı mektup ile bir Türk-Yunan savaşında ABD silahlarının kullanılmasına razı olmayacağına ve Rusların Türkiye’ye müdahale de bulunursa NATO’nun Türkiye’yi korumayacağını açıkça bildirmiştir. 1974’te adayı Yunanistan’a bağlamak için (ENOSİS), iktidar darbe yoluyla ele geçirilmiştir.

İşte Kıbrıs Barış Harekâtı bu nedenle yapılmış, Türk toplumu, dış self-determinasyon hakkını kullanmıştır. Fazıl Küçük, Rauf Denktaş ve Vecdet Oktekin gibi liderlerin çalışmaları sonucu 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edilmiştir (6). KKTC’nin ilanından sonra onu hemen tanıyan Türkiye Cumhuriyeti yeni kurulan bu Türk devletinin ayakta kalabilmesi amacıyla büyük destek sağlamıştır. Günümüzde de hala katkıları artarak devam etmektedir. Sorun şu ki Türkiye Cumhuriyetinden başka KKTC’yi tanıyan ülke yoktur. Bunun üzerine birde özellikle batılı devletlerin ve Rumların uyguladığı baskı ve ambargolara karşı mücadele etmektedir.

Bu mücadele son yıllarda Akdeniz’in doğusunda doğal gaz ve petrol rezervlerinin keşfedilmesi ile başka bir boyuta taşınmıştır. Bölgeye hem küresel oyuncular hem de bölgenin güçlü aktörleri akın etti.  Bu süreç içerisinde Doğu Akdeniz’in ortasında stratejik bir öneme sahip Kıbrıs adasının da ağırlığı artmış oldu. Kıbrıs adası doğu Akdeniz’in ortasında doğal bir uçak gemisidir. Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’ya hâkim bir konumdadır. Bu uçak gemisi ada Türkiye’nin güney sınırını denetim altına alır.

Kıbrıs adası Türkiye’ye sadece 65 km uzaktadır. Bunun yanında deniz yolları bakımından Türkiye’nin güney limanlarını tamamen, kuzey ve batı limanlarını da kısmen kontrol edebilme hâkimiyetine sahiptir (7). Ada Türk varlığı açısından da gayet önem taşımaktadır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ekonomik, askeri ve stratejik olarak büyük bir potansiyele sahiptir. Çerçeveyi daha büyüttüğümüz de ise Akdeniz’in Afrika, Avrupa ve Asya kıtalarının arasına yerleşmiş oluğunu görüyoruz. Birçok önemli medeniyete ve imparatorluğa ev sahipliği yapmış bir bölgedir. Uzun yıllar İngiliz sömürge sistemine göre yönetilmiş Kıbrıs’ın ne kadar önemli olduğunu İngiliz devlet adamlarının ağzından duyalım.

1880’lerde meşhur İngiltere Başbakanı Benjamin Disraeli Kıbrıs için ‘’Kıbrıs Batı Asya’nın anahtarıdır.’’ Demiştir. 1920’lere geldiğimiz de bu sefer İngiltere’nin Başbakanı olan Lord Curzon: ‘’Kıbrıs’ın kaderi Anadolu’nun kaderine bağlıdır.’’ demişti (8). Son olarak yine İngiltere Başbakanlığı görevinde bulunan McMillian 1955 yılında şunları söylemiş: ‘’Kıbrıs adasını kim kontrol altında tutarsa, Türkiye’yi ve aynı zamanda Ortadoğu’ya giriş ve çıkışları denetler (9).’’ Çok uzaklara ya da başkalarına sormaya gerek yok; yıllarca İngiliz sömürgesi olan Kıbrıs’ı yönetmiş bu adamların 2019 yılında hala askeri üsleri adada yer almaktadır.

Kıbrıs adası için şu tespitler yapılabilir:

  • Dünyada günlük olarak yapılan 10.000 seyrüseferin 7.000’i Akdeniz havzasında yapılması ve bunun güvenliğinin sağlanması açısından Kıbrıs’ın konum, ileri bir karakol görevi yapmaktadır.
  • Ortadoğu petrollerinin ulaşım yollarına hâkimdir.
  • Süveyş Kanalı’ndan, Hint ve Pasifik Okyanusu’na kadar uzanan deniz yollarını, kontrol edebilecek noktadadır.
  • Adaya sahip olan, Ortadoğu devletleri üzerinde prestij sahibidir.
  • Ortadoğu’dan Afrika’ya uzanan ekseni kontrol etmekte ve Anadolu-Ortadoğu-Süveyş Kanalı ekseninin kontrol altında tutmaktadır.
  • Ortadoğu’da enerji ve su nedeniyle çıkabilecek savaşta lojistik destek görevini üstlenebilecek konumdadır.
  • Hava gücünün her istikamete yönlendirilmesinde önemli bir stratejik platformdur. Bu niteliği ile sabit bir uçak gemisi görevindedir (10).

Doğu Akdeniz

Coğrafi olarak aslında Akdeniz üç bölgeye ayrılmaktadır. Cebelitarık-Malta Adası arasına Batı Akdeniz, Malta Adası ve 27.boylam arasında kalan bölgeye Orta Akdeniz, bu boylamın doğusunda kalan bölgeye de Doğu Akdeniz denmektedir. Doğu Akdeniz coğrafyasında Mısır, Türkiye, İsrail, Suriye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Lübnan, Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Suriye ve Filistin bulunmaktadır.

Doğu Akdeniz’e sahildar olan devletlerin kıyı uzunluklarına baktığımızda; Türkiye’nin 569 mil ile en uzun sınıra sahip olduğunu görürüz. Hemen ardından Mısır 522 mil, İsrail’in 128 mil, Lübnan’ın 107 mil ve Suriye’nin 95 mil’dir (11). Doğu Akdeniz coğrafyasının dünya tarihinde hep ilklerle anıldığını söyleyebiliriz. Bu durumun oluşmasında temel sebep Doğu Akdeniz’in ‘’Verimli Hilal’’ olarak adlandırılan bereketli topraklara sahip olmasıdır. Dünya ticareti ilk olarak Doğu Akdeniz bölgesinde gelişmeye başlamış ve hatta dünya tarihinin olduğu kadar küreselleşmenin tohumları da yine bu coğrafyada filizlenmiştir (12)

Doğu Akdeniz, Ortadoğu gibi petrol ve gaz rezervleri açısından çok önemli olan bir coğrafyanın Ege’ye, Karadeniz’e, Kızıldeniz’e ve hatta Atlantik Okyanusuna açılan kapısıdır. Dünya ticaretinin %30’u Akdeniz havzasından geçmektedir. Akdeniz’de her gün ortalama 4.000 kargo gemisi seyir halindedir. Her yıl 40.000 Rus ticaret gemisi boğazlardan Akdeniz’e geçmektedir (13).

Doğu Akdeniz ve Enerji

Tarih boyunca stratejik önemini koruyan Doğu Akdeniz ve Kıbrıs artık bir enerji üssü profili çizmektedir. Bölgede ilk doğal gaz rezervi 1999 yılında İsrail tarafından Leviathan isimli sahada bulundu. Daha sonra 2009 ve 2011 yılları arasında devam eden arama çalışmalarında yine İsrail’in Tamar ve Kıbrıs’ın Afrodit sahası olmak üzere 3 sahada büyük doğal gaz yataklarının bulunması Doğu Akdeniz’e ilgiyi artırmıştır (14). Bölge de en kapsamlı çalışmayı Amerikan Jeolojik Araştırma Merkezi (USGS) 2010 yılında yayınlamıştır. Güney Kıbrıs, İsrail, Lübnan ve Gazze Şeridi açıklarını kapsayan Levant havzasının değerlendirildiği bu çalışmada çıkartılması mümkün 1,7 milyar varillik petrol rezervleri ve 3,4 trilyon metreküplük doğal gaz rezervleri olduğu keşfedilmiştir (15).

Bu kapsamda keşfedilmiş gaz kaynaklarına baktığımızda Gazze açıklarında 30 milyar metreküp, Güney Kıbrıs’ta 0,1 trilyon m3, İsrail’de 1 trilyon m3, Mısır’da 2,2 trilyon m3 rezerv bulunmaktadır. BP’nin hazırladığı 2016 yılı ‘’Statistical Review of World Energy’’ adlı rapor incelendiğinde dünyadaki kanıtlanmış doğal gaz miktarı 186,9 trilyon m3 civarındadır. Doğu Akdeniz bu oran ile karşılaştırıldığında dünyadaki gaz kaynaklarının 1,7’sine sahip olduğu anlaşılmaktadır (16). Dünya toplamına göre şuan ufak gözükmesine rağmen keşfedilmeyi bekleyen rezervler yanında dünya için küçük olan bu rakamlar bölge ülkeleri için gayet değerlidir.

Çünkü sadece keşfedilmiş gaz miktarı esas alındığında Doğu Akdeniz gazının Hollanda ve Norveç’te bugüne kadar keşfedilmiş gaz miktarından biraz fazla, Danimarka ve İngiltere’de yapılan gaz keşiflerinden ise oldukça yüksektir. Doğu Akdeniz’de bugüne kadar 4900 bcm civarı doğal gaz rezervi keşfedilmiş ama bunun sadece %23’lük kısmı üretim ile sonuçlanmıştır (17). Lübnan resmi kaynaklarına göre Lübnan MEB’inde 700 ile 850 milyar metreküp doğal gaz ve 660 ile 865 milyon varil ham petrole sahip olduğu tahmin edilmiştir.

55

Yine İsrailli resmi kaynaklara göre İsrail MEB’inde 1,4 tcm gaz potansiyeli olduğu belirtilmiştir. 2012’de yapılan bir çalışmada Girit adasının güneyinde yaklaşık 3,5 trilyon metreküp gaz ve 1,5 milyar varil petrol olduğu tahminleri yürütülmüştür. Doğu Akdeniz’de gaz potansiyeli sadece konvansiyonel gaz kaynakları ile sınırlı değildir. Kaya gazı ve Gaz hidratları gibi konvansiyonel olmayan doğal gaz varlığının da keşfedilmeyi beklendiğini söyleyebiliriz (18). Yine Nil Delta Havzasında 6,3 trilyon metreküp doğal gaz ile 6 milyar varil sıvı doğal gaz ve 1.8 milyar varil petrol yatağının bulunduğu değerlendirmeleri yapılmıştır (19).

Doğu Akdeniz enerji savaşları sürecinin böylece başladığını söyleyebiliriz. Bu mücadele de ne yazık ki Rum ve Yunan tarafı hızlı ilerlemiştir. Rumlar ve Yunanlılar bölgeye İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar ve İtalyanlar gibi önemli küresel aktörleri davet etmiştir. Bunun yanında GKRY,  17 Şubat 2003’te Mısır’la, 17 Ocak 2007’de Lübnan’la, 17 Aralık 2010’da ise İsrail ile ‘’MEB Sınırlandırma Anlaşmaları’’ imzalayarak Doğu Akdeniz’i diğer devletler ile paylaşmıştır. Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin KKTC ve Türkiye’yi yok sayarak Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmaları imzalaması ile KKTC ve Türkiye’nin deniz yetki alanları içinde arama ruhsatları vermesi 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin MEB sınırlarının belirlenmesine yönelik 74. Maddesi’ne, kıta sahanlığı sınırlarını belirleyen 83.Maddesi’ne, Yarı Kapalı Denizlere ilişkin 122. Ve 123. Maddelerine, sözleşmenin uygulanmasında hakkın kötüye kullanılmamasını düzenleyen 300. ve 311. Maddelerine açıkça aykırıdır (20)

Münhasır Ekonomik Bölge (MEB), 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine göre düzenlenmiştir. MEB, kıyı devletine; kıyıdan başlayarak açık denize doğru en fazla 200 deniz mili (320 km) kadar uzanan bölgede, gerek deniz yatağı altında, gerek içerisinde canlı ve cansız kaynaklar üzerinde egemenlik hakları içeren bir kavramdır. GKRY, 21 Mart 2003 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 2 Nisan 2004’de, Libya ise 27 Mayıs 2009 tarihinde MEB ilan etmiştir. Suriye’de 20 deniz miline uzanan yalnız sınırları tam belirtilmeyen MEB bildirimini Birleşmiş Milletlere ait internet sayfasında yer almıştır. Son olarak Lübnan 19 Ekim 2010 tarihinde deniz yetki alanlarını gösterir dökümanları Birleşmiş Milletlere sunarak MEB ilan eden ülkeler arasına katılmıştır (21).

Ocak 2019’da GKRY, Yunanistan, İtalya, İsrail, Mısır ve Ürdün Kahire’de gerçekleştirdikleri toplantıda imzaladıkları ortak işbirliği anlaşmaları ile Türkiye ve KKTC’yi dışlayan Doğu Akdeniz Gaz Forumunu kurdular. Bu forumun kuruluşu ile bölgesel bir doğal gaz piyasası oluşturmak ve rekabetçi fiyatlar sunabilmek için altyapı maliyetlerini azaltmak hedeflenmiştir (22). Rumlar ABD-AB-İngiltere ve İsrail-Mısır-Lübnan bloklarını oluşturmuştur. Ayrıca ABD’li ExxonMobil-Noble, Fransız Total, İtalyan Eni, Kore Kogas ve Katar Qatar Petroleum gibi dev enerji şirketlerini bölgeye çağırmıştır. Rum tarafı bu enerji şirketleri ile anlaşmalar yaparak bölgeyi araştırmaya açmıştır.

Yapılan anlaşmalar da ne Türkiye ne KKTC dikkate alınmıştır. Oysa söz konusu olan sahalarda çıkarılacak olan Doğal gaz ve Petrol üzerinde bölge ülkeleri olan Türkiye, KKTC, Mısır, Lübnan, GRKY, Suriye, İsrail ve Filistin hak sahibidir. Buna karşın GKRY Doğu Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge olduğunu öne sürdüğü Afrodit sahasını 13 parsele (Resim-1) ayırmıştır. Daha sonra bu sahaları uluslararası katılım ile ihaleye açmıştır. GKRY’nin Afrodit sahasındaki 13 parselden beşi (1, 4, 5, 6, 7 no.lu parseller) Türkiye’nin, yedisi ise (1, 2, 3, 8, 9, 12, 13 no.lu parseller) Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin deniz yetki alanları ile çakışmaktadır (23). Bu hukuksuzluğa rağmen KKTC’nin hakları Birleşmiş Milletler tarafından tescil edilmiştir. Hem siyasi eşitlik hem eşit egemenlik hakkı verilmiştir. Bu hak sadece paylaşım hakkı değil, kaynakların aranması ve geliştirilmesi sürecinde de birlikte hareket edilmesini zorunlu kılmıştır.

d 1

GKRY’nin tek taraflı ve hukuksuz anlaşmaları sonucu Türkiye ve KKTC harekete geçmiştir. Belirtilmesi gereken bir nokta da Türkiye bu atılıma geç başlamış ama hızlı yol almıştır. Türkiye ve KKTC 21 Eylül 2011’de kıta sahanlığı sınırlandırma anlaşması imzalamıştır. TPAO’ya petrol ve doğal gaz arama izni verilmiştir. 2011’den beri bölgede Sismik araştırma gemilerimiz Barbaros Hayrettin Paşa ve Oruç Reis çalışmalarına devam ediyor. 3 Sondaj gemimiz Fatih, Yavuz ve Kanuni’de arama faaliyetlerine başlamıştır. Türkiye Dünya’da yeraltı sondajı yapabilecek yeni nesil gemilere sahip olan 10 ülkeden biri haline gelmiştir. Türkiye şu an 2 sismik gemisi ve 3 derin sondaj gemisi ile dünyada sayılı enerji filosuna sahip ülkelerden biri haline geldi. Bu vizyon ışığında yapılan çalışmalar ilk sonucunu verdi. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan tarafından ‘müjde’ olarak açıklana Karadeniz’de keşfedilen 320 milyar metreküp doğal gaz rezervinin  Türkiye’nin doğru yolda olduğunun başlıca kanıtıdır.

GKRY’nin hukuka aykırı kararlarına karşılık Türkiye 18 Mart 2019 tarihinde Birleşmiş Milletlere gönderdiği mektupta, Türkiye’nin Akdeniz’deki kıta sahanlığını sınırlarını 32 derece, 16 dakika, 18 saniye doğu meridyeni ile 28 derece batı meridyeni arasında kalan bölge olarak belirtmiştir. Ayrıca Türkiye ile Mısır deniz yetki alanının orta hattının Türkiye’nin kıta sahanlığının sınırı olduğu dile getirilmiştir (24). Türkiye çalışmalarını hızlandırmış bu konuda Cumhurbaşkanlığı bünyesinde Kıbrıs İşleri Koordinatörlüğü kurularak KKTC ile ilişkilerin uyumlu ve hızlı bir şekilde geliştirilmesi amaçlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Reuters Haber Ajansına verdiği özel mülakatta şunları söylemiştir: Kuzey Kıbrıs’ı tamamen mahrum etmek istiyorlar.

Uluslararası hukukta böyle bir şey yok. Ama burası ile hiç alakası olmayan ülkeler bu denizler üzerinden söz sahibi olmaya çalışıyorlar. Sıkıntının kaynağı burada yatıyor’’ diyerek sorunun tespitini yapmıştır. Hemen arkasına Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun CNN Türk’e yaptığı, Kapalı Maraş’ın açılması için gerekli hazırlıkların yapıldığını açıklamıştır. Yapılan açıklamalar Rumlar ve İngilizler tarafından tepki ile karşılanmıştır. Hatta Rum partiler Türkiye’yi ABD’ye şikâyette bulunmuşlardır (25).

Rumlar ve müttefikleri için en vurucu hamle Türkiye’nin 27 Kasım 2019’da Libya ile yaptığı deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşmasıdır. Bu benzersiz anlaşma sayesinde Yunanistan, Güney Rum Yönetimi, Mısır gibi ülkelerin planları bozulmuştur. Bu anlaşmanın hemen ardından Türkiye ile Libya arasında güvenlik ve askeri iş birliği anlaşması yapıldı. Libya meşru hükümetinin çağrısı ile Türk askeri bölgeye davet edildi. Son dönemde Türkiye destekli Ulusal Mutabakat Hükümeti (BM tarafından tanınan) güçlerinin Hafter’e karşı kazandığı başarılar Libya’da dengeleri değiştiriyor. Dünya basını bile Türkiye’nin bu başarılarından söz ediyor. Ayrıca Libya’da sadece Hafter güçleri ile değil, Suudi Arabistan, BAE, Fransa, Mısır, Rusya, ABD ile mücadele ediliyor. Şu bilinmelidir ki Türkiye, Libya’daki en meşru güçtür.

rrr

 

Türkiye gerekli ve somut adımları atarken KKTC tarafı da boş durmamıştır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay 1974 yılından beri kapalı olan Maraş kenti hakkında, “Kapalı Maraş konusunda artık somut bir adım atılmasının zamanı gelmiştir” dedi. 1974’ten beri kapalı olan Maraş için uzman bir ekip oluşturularak bilimsel bir envanter kaydı çıkarılacaktır. 1974 tarihinden önce Maraş’ta 10 bin yataklı 45 otel ve 60 apartman tipi otel yanında 4 bin 649 özel ev, 3 bin ticari birim, 143 yönetim ofisi, 99 eğlence merkezi, 24 tiyatro ve sinema, 21 banka, 380 bitirilmemiş inşaat bulunuyor (26).

Ayrıca yunanca, Türkçe ve İngilizce 8 bin 500 civarı kitabın olduğu bir kütüphane de yer almaktadır. Maraş aslında çok daha fazlasıdır. Çünkü bu kapalı şehir Akdeniz’in en lüks turizm merkezlerindendi. 1973 yılında tek başına Maraş, Kıbrıs’ın turizm sektöründeki toplam gelirinin %53,7’sini oluşturuyordu. Adadaki toplam otel sayısının %50’si buradaydı. Hatta İngiliz Kraliyet Ailesi ve Hollywood yıldızlarının gözdesiydi.

Doğal Gaz da %99, Petrol de %89 dışa bağımlılığı olan Türkiye için Doğu Akdeniz ve Kıbrıs enerji açısından artık hayati öneme sahiptir. Türkiye’nin enerji arz güvenliğini sağlama alması gerekmektedir. Ayrıca Türkiye Doğu Akdeniz enerji rezervlerinin Avrupa enerji piyasasına ulaştırılmasında en güvenli ve en ucuz güzergâhtır. Bunun yanında Türkiye’nin artan enerji ihtiyacından dolayı Doğu Akdeniz gazı içinde en uygun pazarlardan biridir. Doğu Akdeniz’deki enerji pastasından pay alma çabası, sadece kaynaklara sahip olmak ile sınırlandırılmamalıdır. Çünkü bu gaz ve petrol rezervlerinin çıkartılması, araştırılması, depolanması ve taşınması süreci beraberinde birçok sektörün bundan pay almasını sağlamaktadır (27).

Doğu Akdeniz’de Küresel Aktörler

Doğu Akdeniz’deki ve Kıbrıs çevresindeki enerji kaynakları küresel güçleri ve şirketleri bölgeye çekmiştir. ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, GKRY, İsrail ortak askeri tatbikatlar yapmaya başlamıştır. Bu da demek oluyor ki ileri ki süreçte karşımıza PESCO destekli bir GKRY ortaya çıkabilir. Zaten NATO komutanlık devir teslim töreninde üye olmayan Güney Kıbrıs’ın davet edilmesi ciddi bir mesajdır. Türkiye töreni terk etmesine rağmen herhangi bir açıklama yapılmamıştır. 2018’de gerçekleşen Brüksel zirvesinde PESCO ülkeleri birbiriyle ortak askeri ve savunma alanında işbirliği gerçekleştirdiler.

Özellikle Avrupa Birliği an itibari ile enerji bağımlılığını azaltmak ve Rusya’yı devre dışı bırakmak için gözünü bu bölgeye dikmiştir. Çünkü Avrupa’nın yumuşak karnı enerjidir (28). Bölge ile doğrudan bağlantısı olmayan Avrupa Birliği yayınladığı son bildirge ile ‘’Türkiye’ye sağladığı katılım öncesi fonlarda kesinti yapılmasına, Avrupa Yatırım Bankası’nın Türkiye’deki kredi faaliyetlerinin gözden geçirilmesine, Türkiye ile AB arasında devam eden havacılık anlaşması müzakerelerinin askıya alınmasın ve Ortaklık Konseyi ile üst düzey diyalog toplantılarına bir süreliğine ara verilmesine’’ karar verildiği duyurulmuştur. Dahası Türkiye’nin arama faaliyetlerine devam etmesi halinde başka tedbirlerinde uygulanacağına işaret edilmiştir (29).

21 Haziran 2019 tarihinde Brüksel’de toplanan 28 AB üyesi ülkenin liderleri Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğal gaz arama faaliyetlerini kınadıklarını ve yasa dışı bir durumun oluştuğunu açıklamışlardır (30). Müttefikimiz Avrupa yaptırım kararları alırken Birlemiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin iki büyük gücü Çin ve Rusya, AB’nin tek taraflı yaptırımlarını desteklemediklerini açıklayarak Türkiye’nin haklarına saygı duymuşlardır. Küresel siyasette uluslararası güce, uluslararası güçle karşılık verilir prensibinde yola çıkarak değerlendirme yapmalıyız (31).

s5

Yine Amerikalı üst düzey yetkililer Rum tarafı ile görüşerek hava ve deniz üslerinde kolaylıklar istemiştir. Hatta 8 Haziran 2019’da ABD Dışişleri bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Matthew Palmer, ‘’Doğu Akdeniz’in kendileri açısından giderek önemi artan bir bölge olarak bakıyoruz’’ yorumunu yapmıştır (32). Tabi ki sadece yorum ile kalınmamıştır. 2019 Doğu Akdeniz’de Güvenlik ve Enerji Ortaklığı yasa tasarısı onaylanmıştır. Bu tasarı sonucu Güney Kıbrıs’a uygulanan silah ambargosunun kaldırılması, Yunanistan’ 3 milyon dolarlık yabancı askeri finansman verilmesi, İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan enerji işbirliğinin kolaylaştırılması gibi unsurlar içermektedir (33).

Ki 33 yıllık silah ambargosunun kaldırılmasını bizzat ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo telefonla Güney Kıbrıs Rum yönetimi lideri Nicos Anastasiadis’i arayarak bildirdi. Zaten ABD, Rum kesimine  KKTC’yi ve Türkiye’yi görmezden gelerek 2018 yılında askeri ataşe atamıştı (34).

Bunun yanında Amerikalılar bize hava savunma sistemi satmak istemezken komşumuz Yunanistan’ın 84 adet F-16C/D savaş uçağını F-16V seviyesine çıkarmak için anlaşma imzaladı. Bu yapılacak modernizasyon sonucu Yunan uçaklarının, Türk uçaklarını çok daha önce görme avantajına kavuşacağı söylenebilir (35). Amerika Birleşik Devletleri yetkilileri hem eylemleri ile hem de tehditleri ile Türkiye’nin kararlığına adeta meydan okumaktadırlar. Amerikan Savunma Bakanı Türkiye’ye ‘’Kıbrıs açıklarındaki sondaj faaliyetlerini hemen durdurun, bölgede 10 savaş gemisi ile 130 savaş uçağımız var.’’ Diyerek gözdağı vermiştir (36). GKRY, ABD ve AB’nin desteğini aldıktan sonra Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de sondaj çalışmaları yapan Fatih gemisinin personeli ve Türkiye Petrolleri Anonim Şirketi (TPAO) ile işbirliği yapan şirketlerin yetkililerinin de aralarında bulunduğu 25 kişi için uluslararası tutuklama emri çıkardı. Türkiye’de sondaj gemilerini ve çalışanlarını korumak için bölgeye savaş gemilerini göndermiştir.

Rum kesimine şimdilik Avrupa Birliği açık ABD gizli bir şekilde destek vermektedir. Daha şimdiden enerji firmalarının gemileri ile Türk deniz kuvvetleri karşı karşıya gelmiştir. Şuan hukuka aykırı şekilde Kıbrıs’ın güvenliği ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan ve İsrail tarafından sağlanıyor diyebiliriz. Ada’nın %3’ünde askeri üsleri bulunan İngilizler, Akrotiri üssüne 100’ün üzerinde yeni nesil F35 uçakların konuşlandırılmasına karar verdi. Bu üslerde NATO uçakları da görev yapmaktadır.

96

Suriye’deki hedefleri 15 dakika içinde vurup dönecek bir konuma sahiptirler. Ada’da 3.000 civarı İngiliz askeri görev yaptığı tahmin ediliyor. Ayrıca NATO ve ABD’nin kullandığı elektronik ve sinyal istihbaratı sağlayan Ortadoğu’yu dinleme istasyonları bulunmaktadır. Rumlar, Fransızlar ile 15 Mayıs’ta Askeri Savunma işbirliği anlaşması imzalanmıştır. Buna göre Fransa, Güney Kıbrıs’ın Evangelos Florakis Deniz Üssü’nü kullanma hakkı elde etmiştir.

Bu anlaşma çerçevesinde Fransız Charles de Gauelle uçak gemisi hemen burnumuzun dibinde yer alacaktır. Bunun yanında anlaşmada yer alan maddelere göre Fransız donanması Kıbrıs adası çevresindeki hidrokarbon araması yapan Total şirketine ait gemileri de koruyabilme şansına sahip olmuştur. Açıkça Rum tarafı Fransa ile yapılan bu anlaşma sonucunda garanti ve ittifak anlaşmalarının ihlaline yol açmıştır (37). Rum askerler de Fransız okullarında eğitim alabilecektir. Kıbrıs adası enerji faaliyetleri yüzünden hızla ABD, İngiltere ve Avrupa Birliği’nin askeri üslerinin merkezi haline getiriliyor. Yine Fransızlar bölgeye uçak gemisi yollamış olup Mısır ile ortak tatbikatlar (Resim-2) yapmıştır. Batı bloğu Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs’ta avantajı elini güçlendirmek için gayet hızlı ve planlı bir şekilde hareket etmektedir. Onlar bu planları yaparken tabi ki iki yükselen aktörü de unutmamak gerekiyor: Rusya ve Çin…

Putin ile geri dönen Rusya 2011’den beri Akdeniz’de önemli bir aktör olarak her geçen gün gücünü artırmaktadır. Ayrıca Akdeniz’in yukarısındaki Karadeniz’de de filosunu yeni nesil savaş gemisi ve denizaltılar ile oldukça güçlendirmiştir. Rusya’nın İran, Azerbaycan, Suriye ve Ermenistan’dan oluşan hilal içinde toplam 8 adet deniz, hava ve kara üssü bulunmaktadır. Rusya bu hilal içindeki askeri gücü ile ABD’nin Doğu Akdeniz’de konuşlanan 6. Filo’sunu etkisiz bırakabilecek konuma sahiptir. Ayrıca Rusya Akdeniz’deki savaş gemilerine Karadeniz’deki donanmasından aktarmalar yaparken bunun yanında 36 adet son sistem teknoloji ve silahlarla donanmış savaş gemileri ile güçlü bir Akdeniz Donanması planlamaktadır (38).

Rusya’nın artık bir deniz gücü olduğunu dile getirebiliriz. Rusya’nın artan deniz tatbikatları ve liman ziyaretleri bu denklemi tamamlamıştır. Yine Rusya 10 adet ileri teknoloji gemisini Suriye’de konuşlandırdı. Tartus ve Lazkiye limanlarını uzun yıllar kullanacak yetkiye sahip oldu. Çok sayıda gemiyi bulunduracak liman, nükleer yakıtlı gemilere de hizmet verebilecektir. Tartus limanında bulunan Rus Akdeniz Görev Kuvveti gemilerinde bulunan balistik füzeler İtalya’ya kadar tüm NATO tesislerini menzil içine alabiliyor. Rusya bölge de artık daimi deniz kuvveti bulundurmaktadır (39).

sq

Lazkiye’de bulunan Himeymim hava üssü de Ruslar tarafından askeri ve istihbari operasyonlar için kullanılmaktadır. Ayrıca Rusya son yıllardaki önemli başarıları ile bir Akdeniz ve Ortadoğu ülkesi olarak da tanımlanabilir. Rusya’nın özellikle Kıbrıs Rum tarafında ciddi yatırımları vardır. Rum tarafından kalıcı üsler istemektedir. Diğer bir önemli aktör Çin ise hem Girit’te hem de Yunanistan Pire limanında ticari üsse sahiptir. Akdeniz’de Çin ve Rusya ortak deniz tatbikatları yapmaktadır. Çin birçok bölgede olduğu gibi Akdeniz’de de Rusya ile ortak hareket etmektedir (40). Açıkçası Doğu Akdeniz ve Kıbrıs hızlı bir şekilde askeri üslerin ve donanmaların mücadele alanına dönüşmektedir.

Yalnız unutulmaması gereken bir nokta da dünyamızda hukukun gücü değil gücün hukuku olduğu bir dönem yaşanmaktadır. Eliniz ne kadar güçlüyse o kadar başarılı olma şansınız vardır. Çünkü ABD, Avrupa Birliği, İngiltere ve İsrail, Türkiye’nin ve KKTC’nin Akdeniz ile Kıbrıs’taki yetki alanlarını tanımaz tavrı artan şekilde devam etmektedir. Tabi buna Türkiye, 27 Şubat- 8 Mart 2019 tarihleri arasında Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de aynı anda 103 geminin katılımı ile gerçekleşen ‘’Mavi Vatan-2019’’ deniz tatbikatı hiç şüphesiz ki bölgede Türkiye’siz ve KKTC’siz bir plana izin verilmeyeceğini ilgili devletlere ve tüm Dünya’ya duyurma amacını taşımaktadır. Türkiye’nin Karadeniz, Ege ve Akdeniz olarak tanımladığı Mavi Vatanından en ufak bir taviz verilmeyeceği gösterilmiştir.

Mavi Vatan’ın hemen ardından Cumhuriyet tarihinin en büyük planlı tatbikatı Denizkurdu-2019, Anadolu’yu çevreleyen üç denizde 131 gemi, 57 uçak ve 33 helikopterin katılımıyla gerçekleşti. Operatif seviyede harekâta hazırlık eğitimlerini Mavi Vatan 2019 Tatbikatı ile tamamlayan Türk Deniz Kuvvetleri, çok daha geniş katılımıyla daha gelişmiş kriz-gerginlik, harp dönemi senaryolarına istinaden stratejik ve operatif seviyedeki Deniz Kurdu Tatbikatını gerçekleştirdi. Bu dev tatbikatlardan sonra 10-13 Haziran 2019 tarihlerinde KKTC ve Türkiye ortak bir şekilde gerçekleştirdiği ‘’Şehit Teğmen Caner Gönyeli-2019 Arama Kurtarma Davet Tatbikatı’’ ile iki ülkenin bölgesel ve küresel güçler karşısında birlikte hareket edeceğini dost ve düşman herkese göstermiştir.

Zaten Türk tarihinin en büyük deniz tatbikatları yine bu zamanda yapıldı. 2019 yılı Türkiye için Mavi Vatanında tatbikatlar yılı oldu. Türkiye bölgedeki ardı ardına yaptığı hamleleri daha bitirmemişti. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Ercan Havaalanından sonra ikinci havaalanı olarak anılan Geçit Kale’de İnsansız hava araçları (İHA) ve Silahlı İnsansız hava araçları (SİHA) için üs yapılmasına karar verildi. Böylece Türkiye ve KKTC bölgeyi devamlı gözetleyen bir ağ oluşturdu. Bu hamle hem Rum tarafı hem bölge ülkeleri hem de Küresel güçler için dengeleri değiştirecek bir karardı. Son olarak Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde birleşik, müşterek ve fiili olarak Şehit Yüzbaşı Cengiz Topel Akdeniz Fırtınası Tatbikatı-2020’yi başarılı bir şekilde gerçekleştirdi.

u

Politika Tavsiyeleri – Yol Haritası

Yaklaşan enerji savaşları için Türkiye nasıl bir yol izlemelidir. Bunca küresel ve bölgesel aktörün olduğu bir sahada nasıl bir strateji önümüzü açabilir. Türkiye kara yüzölçümü 781.000 km kare olmasına rağmen sadece kara sınırları ile sınırlandırılacak bir ülke değildir. Türkiye’nin kara suları yüzölçümü 430.000 km karedir. Yani Türkiye’nin kara ve deniz yüzölçümü toplamı 1.216.380 km kareye ulaşmaktadır. Kara topraklarımızın yarısından daha fazlasını mavi vatan dediğimiz deniz üstü ve deniz altı sahamız oluşturuyor.

Türkiye 3 tarafı denizlerle çevrili bir yarımadadır. Karadeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz gibi denizler egemenlik sahamız içerisindedir. Biz bir deniz ülkesiyiz. Ulusal hedef ve politikalarımızı bu vizyon üzerinden yeniden inşa etmemiz gerekiyor. Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti karar alıcıları mavi vatan için acil bir eylem planı hazırlamalıdır. Çünkü denizlerimizde, adalarımızda ve Kıbrıs’ta gözü olan devlet çoktur. Türkiye bu saatten sonra sınırlarının güvenliğini denizlerden, adalarından ve Kıbrıs’tan başlatması zorunludur.

 Şu tespiti de yapmak gerekiyor ki Avrupa’nın şımarık çocuğu Rumların uzlaşmaz tavırları yüzünden hiçbir zaman iki taraflı çözüm olmayacaktır. Bu durum referandum yapıldığı zaman da görüldü. Zaten yıllardır KKTC ve Türkiye tarafı diplomasinin lokomotifi oldu. Yalnız bir sonuca ulaşılamadı. Bu konuda uluslararası toplumun ve hukukun durumu ortadadır. Artık Kıbrıs Türkleri yeni bir devlet ile Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile yoluna devam etmelidir.

Enerji savaşları ve küresel güçlerin bölgeye akın etmesi ile artık adada çözüm süreci hayalleri bitmiştir. Enerji kaynaklarının çözümü kolaylaştıracağına inananların hayaller dei boşa çıktı. Bu kaynaklar daha büyük sorunlara yol açtı. Gözden kaçmaması gereken bir nokta da yaşanan süreç Türkiye ile AB ve ABD ilişkilerin daha da gerginleşmesine yol açmasıdır. Bu saatten sonra Türkiye ve KKTC prangalarından kurtulup yeni bir vizyon geliştirmelidir.

123 1

Bu mücadele de iki ana aktör Türkiye ve KKTC neler yapabilir inceleyelim. Öncelikle KKTC ile ortak hareket edecek kurum ve kuruluşlar oluşturulmalıdır. Ortak bir yapı çerçevesinde ortak bir strateji takip edilmelidir. Türkiye TPAO ve BOTAŞ gibi iki büyük enerji firmasını yeniden yapılandırarak küresel bir şirkete çevirmelidir. Hem personel hem teknik donanımı geliştirilmelidir. Çünkü bu bölge Türkiye’nin 100 ile 500 yıllık enerjisini karşılayabilecek rezerve sahiptir. Ayrıca Türkiye bir enerji koridoru ve pazarı olacağının temelleri bu rezervler ile atıldı. İşte bu sebeplerden dolayı uzun vadeli ulusal politikalar ile yeniden dizayn edilmelidir.

 Yalnız Türkiye son dönemde ekonomik ve silahlı terör ile köşeye sıkıştırılmaya çalışılıyor. Birçok cephe de ABD-AB bloğu ile karşı karşıyayız. Bu çizgi Doğu Akdeniz ve Kıbrıs konusunda da bozulmadı. Türkiye ve KKTC kendisine karşı oluşan ABD-İngiltere-Fransa-İtalya-Yunanistan-GKRY-İsrail-Mısır bloğuna karşı kendi bloğunu oluşturmalıdır. Türkiye karşıtı hareket eden batı bloğu ve bölgesel blokları diplomatik yollarla parçalamalıyız. Ama ondan önce 3 tarafı denizlerle çevrili bir ülke olarak Türkiye dünyadaki sayılı deniz güçleri arasına girmelidir. Çünkü Türkiye dış ticaretinin %90’anına yakınını deniz yoluyla yapmaktadır. Denizlerde gücünün olmaması Türk ekonomisinin iflası demektir. Bu yüzden küçük uçak gemileri ve nükleer deniz altılar ile Türkiye bir deniz gücü olmalıdır.

Donanmamız hızla modernleştirilmelidir. Küresel bir güç olmak için deniz gücü şarttır. Daha sonra Türkiye, KKTC de kalıcı olarak geniş kapsamlı hem hava hem de deniz üssü inşa etmelidir. Bölgede dünyanın ikinci ekonomik gücü Çin ve dünyanın iki numaralı askeri gücü Rusya ile işbirliği tercih edilmelidir. Tabi bu iki dev ülkenin yanına büyük enerji ithalatçısı iki ülke daha Hindistan ve Japonya ile işbirliğine gidilebilir. Çünkü karşımızda başını Yunanistan-Rum-İngiliz ittifakının başını çektiği uluslararası bir güç bloğu vardır.

Bizim de Türkiye-KKTC-Azerbaycan öncülüğünde uluslararası güç bloğumuzu acil şekilde oluşturmamız gerekmektedir. Bu ülkelerden sonra ikinci aşama olarak Azerbaycan ile Türkiye-KKTC-Azerbaycan enerji ortak komisyonu kurulabilir. Azerbaycan SOCAR firması ile petrol ve doğal gaz kaynakları arama, üretim, işletme, dağıtım ve depolama gibi ortak projeler yürütülebilir. Özellikle KKTC’de ortak rafineri projesi hayata geçirilebilir. Yine ortak depolama sistemleri inşa edilebilir. Bu yatırımlar büyük oranda istihdam yaratacaktır.

Bölgesel olarak Suriye ile ilişkilerimizi yeniden yoluna koyarak hem İskenderun körfezini güvenceye alıp hem de etki sahamızı genişletebiliriz. Suriye ile MEB anlaşması imzalanmalıdır. Lübnan ile de MEB sınırlarımızın çizilmesi hareket kolaylığı sağlayacaktır. Ayrıca Akdeniz’de Türk varlığının üstün ve kalıcı olması için Libya’da kalıcı bir deniz üssü inşa etmeliyiz. Bununla beraber Libya ile petrol, gaz ve su üzerine kapsamlı anlaşmalar geç kalınmadan yapılmalıdır.

0000

Ayrıca Rus partnerlerimizden alacağımız S-400 füze sistemlerinin bir kısım bataryası kesinlikle Akkuyu Nükleer Santralini, Doğu Akdeniz’i ve Kıbrıs’ı menzil içine alacak şekilde yerleştirilmelidir. Çin’e baktığımızda kuşak yol insiyatifi için Doğu Akdeniz kritik öneme sahiptir. Kıbrıs, Çin için önemli bir ticaret üssü olabilir. Özellikle Rusya-Çin-Hindistan-Brezilya-Japonya ile Doğu Akdeniz ve Kıbrıs çevresinde ortak araştırma ve enerji üretme anlaşmaları yapılmalıdır. Bunun yanında bölgede Suriye-Lübnan-Türkiye-KKTC bloğu hayata geçme şansı vardır.

Adada Rusya-Çin ya da Rusya-Çin-Hindistan ile ortak deniz üssü projesi hatta hava üssü projesi de gündeme getirilebilir. Birbirini dengeleyecek şekilde ortak çıkarlar korunabilir. Rusya-Çin-Hindistan-Brezilya ile ortak tatbikatlar yapılabilir. Türkiye’nin ajandasında BRİCS ile Asya ülkeleri önemli bir yere sahip olmalıdır. Deniz ve hava üssü projeleri ile enerji yatakları araştırmaları sayesinde küresel aktörlerin Türkiye ve KKTC için verimli projelerde yer alabileceği hesaplanabilir. Bunlardan ilki Türkiye ve KKTC’yi karayolu ve demiryolu ile bağlayacak bir köprü inşası gerçekleştirmek olacaktır.

Çin ve Japonya bu projeyi gerçekleştirecek alt yapıya sahiptir. KKTC’nin altyapı ve imarı Çin tarafından yeniden düzenlenebilir. Yazılım ve teknoloji üzerine Hindistan ile ortak üniversiteler kurulabilir. Tarımın geliştirilmesi konusunda Brezilya ile çalışmalar yapılabilir. Nüfusları kalabalık ve her geçen gün ekonomik refahları artan bu ülkelerin hem Türkiye hem de KKTC için büyük turist potansiyeli bulunmaktadır. İlerde KKTC/KTC tanınması konusunda küresel aktörlerin desteği sağlanabilir. Dünyanın gözü artık Doğu Akdeniz ve Kıbrıs coğrafyasındadır. Türkiye işbirliği Opsiyonlarını her geçen gün artırmalıdır.

Adsız tasarım

Bu Makale ilk olarak Avrasya Dünyası / Eurasian World (2019, Sayı:5, s.9-19) Dergisinde yayınlanmıştır.

KAYNAKÇA

  • 1 Levent Ağaoğlu, Kıbrıs Dünyanın Merkezidir, Hiperyayın, İstanbul, 2018, s.83.
  • 2 Mehmet Ali Beyhan, ‘’Tarihin Penceresinden Kıbrıs’’, Uluslararası Boyutlarıyla Kıbrıs Meselesi ve Geleceği, Yayına Hazırlayan: Duygu Türker Çelik, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2016, s.XV-XVI
  • 3 Atilla Çilingir, Kıbrıs ‘’Yes Be Annem’’ (2002-2016), Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul, 2016, s.19-20.
  • 4 Mehmet Kaya, ‘’Atatürk Dönemi Türkiye-Kıbrıs İlişkileri’’, Uluslararası Boyutlarıyla Kıbrıs Meselesi ve Geleceği, Yayına Hazırlayan: Duygu Türker Çelik, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2016, s.41.
  • 5 Çilingir, age., s.20-21.
  • 6 Hasan Tahsin Fendoğlu, ‘’Türk Dış Politikasında Kıbrıs’’, Uluslararası Boyutlarıyla Kıbrıs Meselesi ve Geleceği, Yayına Hazırlayan: Duygu Türker Çelik, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2016, s.102-103.
  • 7 Soyalp Tamçelik, Kıbrıs’ta Güvenlik Stratejileri ve Kriz Yönetimi, ODTÜ Yayıncılık, Ankara, 2009, s.259.
  • 8 Mustafa Sıtkı Bilgin, ‘’1964 Johnson Mektubu Öncesi ve Sonrası Dönemde Kıbrıs’ta Türk-İngiliz İlişkileri’’, Uluslararası Boyutlarıyla Kıbrıs Meselesi ve Geleceği, Yayına Hazırlayan: Duygu Türker Çelik, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2016, s.3.
  • 9 Soner Polat, Mavi Vatan İçin Jeopolitik Rota, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, s. 77.
  • 10 Tamçelik, age., s.265-266.
  • 11 Emre Baysoy, Doğu Akdeniz’in Dalgalı Jeopolitiği, Truva Yayınları, İstanbul, 2017, s.18-19.
  • 12 Baysoy, age., s.33.
  • 13 Necdet Pamir, ‘’Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Ekseninde Enerji ve Jeopolitik’’, http://pmo.org.tr/dogu-akdeniz-ve-kibris-ekseninde-enerji-ve-jeopolitik-makalesi/ s. 1-2. Erişim: 13.09.2019
  • 14 Simone Taglıapıetra ve Kirsten Jongberg, Enerji Doğu Akdeniz’de İstikrarı Şekillendirici Bir Faktör Olabilir Mi?, (Çev: Feyzi Özcan), Matbuat Yayın, İstanbul, 2017, s.15.
  • 15 Stratejik Düşünce Enstitüsü, ‘’Doğu Akdeniz’de Yükselen Gerilim: Siyasi, Askeri ve Ekonomik Açıdan Yapılması Gerekenler’’, Ankara, Ağustos 2019, s. 7.
  • 16 Oğuzhan Akyener, Doğu Akdeniz Gaz Politikaları, TENVA, Ankara, 2017, s. 31.
  • 17 Bilkent Enerji Politikaları Araştırma Merkezi, ‘’Doğu Akdeniz’de Ne Kadar Doğalgaz Var?’’ Ankara, Temmuz 2019, s. 8.
  • 18 Bilkent Enerji Politikaları Araştırma Merkezi, ‘’Doğu Akdeniz’de Ne Kadar Doğalgaz Var?’’, Ankara, Temmuz 2019, s. 6.
  • 19 Güray Alpar, ‘’Doğu Akdeniz’deki Enerji Mücadelesinin Güvenlik Açısından Muhtemel Sonuçları’’, Stratejik Düşünce Enstitüsü, https://www.sde.org.tr/guray-alpar/genel/dogu-akdenizdeki-enerji-mucadelesinin-guvenlik-acisindan-muhtemel-sonuclari-kose-yazisi-9523 13 Şubat 2019, s.1 Erişim: 15.09.2019
  • 20 Ömer Lütfi Taşçıoğlu, ‘’GKRY’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne it Deniz Yetki Alanlarındaki Petrol ve Doğal Gaz Arama Çalışmaları ve Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşmaları’’, http://sssjournal.com/DergiTamDetay.aspx?ID=1034&Detay=Ozet 19.12.2018, s. 5707. Erişim: 15.09.2019
  • 21 Cihat Yaycı, Sorular ve Cevaplar ile Münhasır Ekonomik Bölge Kavramı, Deniz Kuvvetleri Basımevi, İstanbul, 2019, s.14.
  • 22 Rengin Arslan, ‘’Doğu Akdeniz’de Sondaj Faaliyetleri: 6 Başlıkta Bilmeniz Gereken Her Şey’’, https://tr.euronews.com/2019/07/19/dogu-akdeniz-sondaj-faaliyetleri-bilmeniz-gereken-her-sey-dogal-krizi-turkiye-kibris-ab,  19.07.2019, Erişim: 14.09.2019.
  • 23 Ömer Lütfi Taşçıoğlu, ‘’GKRY’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne it Deniz Yetki Alanlarındaki Petrol ve Doğal Gaz Arama Çalışmaları ve Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşmaları’’, http://sssjournal.com/DergiTamDetay.aspx?ID=1034&Detay=Ozet 19.12.2018, s. 5700. Erişim: 15.09.2019
  • 24 İlhan Sağsen, ‘’Yeni Bir Kriz ve Mücadele Alanı: Doğu Akdeniz’’, Anadolu Ajansı, 22.05.2019, https://www.aa.com.tr/tr/analiz/yeni-bir-kriz-ve-mucadele-alani-dogu-akdeniz/1484415 Erişim:11.09.2019
  • 25 Halkın Sesi, ‘’Kuzey Hakkını Nüfusu oranıyla alacak’’, 15 Eylül 2019, s. 7.
  • 26 AVİM, ‘’Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Maraş’ta Yapılacak Envanter Çalışması’’ 05.07.2019
  • 27 Kubilay Erdinç Kamacı, ‘’Doğu Akdeniz: Doğal Gaz Boru Hattı ve Yaşanan Gelişmeler’’, Mavi Vatandan Açık Denizlere Dergisi, İstanbul, Mart 2019, s. 7. Erişim:13.09.2019
  • 28 Ata Atun, ‘’Doğu Akdeniz ve Enerji Savaşları’’, http://ankaenstitusu.com/dogu-akdeniz-ve-enerji-savasi/ 5 Eylül 2018, Erişim: 10.09.2019
  • 29 Recep Yorulmaz, ‘’AB Yaptırımları, S-400’ler ve Doğu Akdeniz’’, Diplomatik Gözlem, Ankara, Ağustos 2019, s. 19.
  • 30 Nurşin A. Güney, ‘’Fatih ve Yavuz Sondaj Gemileri Kararlılığın Göstergesi’’, Kriter, İstanbul, Temmuz-Ağustos 2019, s. 82.
  • 31 Recep Yorulmaz, ‘’AB Yaptırımları, S-400’ler ve Doğu Akdeniz’’, Diplomatik Gözlem, Ankara, Ağustos 2019, s. 20.
  • 32 Soner Polat, Mavi Vatan İçin Jeopolitik Rota, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, s. 26.
  • Doğacan Başaran, ‘’Doğu Akdeniz’deki Gelişmeler ve Kıbrıs’ta Denktaş Ruhunun Dönüşü’’ https://ankasam.org/dogu-akdenizdeki-gelismeler-ve-kibirsta-denktas-ruhunun-donusu/ 8 Eylül 2019, Erişim: 14.09.2019
  • 33 Gökhan Güler, ‘’Doğu Akdeniz ve Ege’deki Gasp ile Çatışma Girişimleri’’, https://www.avrupagazete.co.uk/dogu-akdeniz-ve-egedeki-gasp-ile-catisma-girisimleri-makale,260315.html 28 Haziran 2019, s. 1. Erişim: 10.09.2019.
  • 34 Gürsel Tokmakoğlu, ‘’ABD’nin Yeni Savunma Stratejisi, https://politikmerkez.com/konular/guvenlik/abdnin-yeni-savunma-stratejisi/ Erişim: 4 Ekim 2020
  • 35 Cemal Acar, ‘’Ege ve Akdeniz’deki Oyun Değiştirici Hamleler’’, M5: Ulusal Güvenlik, Savunma ve Strateji, İstanbul,  Ağustos 2019, s. 25.
  • 36 Gökhan Güler, ‘’KKTC’ye Hava ve Deniz Üssü’’, http://turksam.org/kktcye-hava-ve-deniz-ussu 21 Haziran 2019, Erişim: 10.09.2019
  • 37 Gökhan Güler, ‘’Doğu Akdeniz ve Ege’deki Gasp ile Çatışma Girişimleri’’, http://turksam.org/dogu-akdeniz-ve-egedeki-gasp-ile-catisma-girisimleri 29 Haziran 2019, Erişim: 10.09.2019
  • 38 Ata Atun, ‘’Doğu Akdeniz ve Enerji Savaşları’’, http://ankaenstitusu.com/dogu-akdeniz-ve-enerji-savasi/ 5 Eylül 2018, Erişim: 10.09.2019
  • 39 Necdet Pamir, ‘’Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Ekseninde Enerji ve Jeopolitik’’, http://pmo.org.tr/dogu-akdeniz-ve-kibris-ekseninde-enerji-ve-jeopolitik-makalesi/ s. 5. Erişim: 13.09.2019
  • 40 Nejat Tarakçı, ‘’Güç Dengeleri Işığında Türkiye’nin Doğu Akdeniz Stratejisi Nasıl Olmalıdır?’’, https://tasam.org/tr TR/Icerik/51392/guc_dengeleri_isiginda_turkiyenin_dogu_akdeniz_stratejisi_nasil_olmalidir 19 Nisan 2019, s. 2. Erişim: 13.09.2019

Chevron, Tamar ve Leviathan’a Yerleşti

0

ABD enerji şirketi Chevron, Noble Energy şirketinin satın alınma sürecini tamamladı. Chevron CEO’su Michael Wirth, ”Noble Energy çalışanlarını ve hissedarlarını Chevron’da ağırlamaktan mutluluk duyuyoruz. Noble’ın yüksek kaliteli varlıkları Chevron’un avantajlı yukarı akış portföyünü tamamlıyor ve kombinasyonun güçlü finansal faydalar sağlaması bekleniyor ” dedi.

İsrail Enerji, Altyapı ve Su Kaynakları Bakanı Yuval Steinitz ise, ”Bugün Chevron’un Orta Doğu’daki faaliyetlerinden sorumlu Clay Neff ile konuştum ve Noble Energy ile birleşmenin tamamlandığını bildirdi. Uluslararası bir petrol devinin bölgeye girişi, İsrail ekonomisi için büyük bir haber ve yüksek teknoloji sektörüne ve enerji alanında yeni başlayanlara yatırım için fırsatlar sunuyor. ” dedi.

8

Chevron, İsrail’in doğal gaz sahaları Tamar ve Leviathan’da büyük hisseye sahip oldu. Noble Energy, Tamar’ın % 25’ine Leviathan’ın ise % 40’ına sahipti.

Ağustos sonunda yayınlanan bir rapora göre, 2020’nin ilk yarısında İsrail’in doğal kaynakları yaklaşık 480 milyon İsrail şekeli (141 milyon dolar) değerinde. Bu kazanım, geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüzde 13’lük bir artış oldu. Kazançın neredeyse tamamı doğal gaz alanları Tamar ve Leviathan’dan geldi.

Tamar sahasından yaklaşık yedi yıl önce doğal gaz çıkarılmaya başlandı. Leviathan sahasından ise, 2019’un sonunda çıkarılmaya başlandı. 2020 Ocak ayında İsrail ve Mısır, Tamar ve Leviathan sahalarında ortak çalışmalar yürütmek için 19,5 milyar dolarlık bir anlaşma yapıldığını duyurmuştu.

s1

Tahminlere göre, 2009 ve 2010 yıllarında keşfedilen Tamar ve Leviathan sahaları toplu olarak 26 trilyon kübik feet doğal gaz barındırıyor. Uzmanlara göre Tamar ve Leviathan sahasındaki hidrokarbon yatakları, İsrail’in önümüzdeki 30 yıl için iç elektrik ihtiyacını karşılayabilir ve İsrail’i bölgesel bir doğalgaz ihracatçısı haline getirebilir.

Yararlanılan Kaynaklar
  • https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2020/10/israel-us-egypt-yuval-steinitz-tamar-leviathan-gas-fields.html

Kıbrıs’ın Jeopolitik Noktası: ‘Kapalı Maraş’

0
Kapalı Maraş, BM tarafından denetlenen ve Kıbrıs adasını ikiye ayıran “Yeşil Hat” tampon bölgesindedir. ‘Hayalet Şehir’ olarak da bilinen Kapalı Maraş, BMKG’nın aldığı karar uyarınca hem yerleşime, hem de iskâna kapatılmıştı. Şimdi, kapalı bölgede sadece Türk Birliği ve BM askerleri bulunuyor.
Gazimağusa şehrinde bulunan Maraş; bir zamanlar turizm kenti, ada da en iyi plajları bulunduran ve Hollywood yıldızlarının da gözdesi 7 yıldızlı otellerin bulunduğu bir yerleşim alanıydı.
Osmanlı döneminde fethedilmek istenen Kıbrıs’ı fethetmek, dönemin padişahının talimatına istinaden Maraş Beylerbeyi Kara Mustafa Paşa’ya nasip olduğu için, padişah fermanı ile askerin fetih sonrası ilk konuşlandığı yere ‘Maraş’ adı verildi.

bg

Maraş Yerleşime Neden Kapatıldı ?

Maraş, 13 Ağustos 1974 yılında İkinci Kıbrıs Harekâtı sırasında Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından ele geçirildi. Annan Planı’na göre Maraş’ın, Rumların denetimine bırakılması planlanıyordu. Fakat yapılan referandumda, Annan planını Türkler kabul etmesine rağmen, Rumlar reddetti.
İkinci Kıbrıs Barış Harekatı sırasında Maraş, pazarlık masasında elimizi güçlendiren bir koz olarak alındı diyebiliriz. Doruk Antlaşmaları’nda, Maraş’la ilgili madde de yer alıyor. Madde de, Maraş ile ilgili Rumların ve Türklerin mutabık bir anlaşmaya varması durumunda, Maraş açılacaktı. Ancak devam eden görüşmelerde Maraş konusunda bir anlaşma sağlanamadı.
1983’e kadar devam eden görüşmeler, KKTC’nin ilan edilmesiyle beraberinde yeni bir statü kazandı. BMGK, Maraş ile ilgili çıkarmış olduğu kararla önce KKTC’nin ilanını geçersiz saydı. Ardından 6 ay sonra Maraş bölgesine, Doğu Akdeniz Üniversitesi öğrencilerini yerleştirmeyi planlıyordu. Fakat BMGK, yeni bir kararla bölgeyi tamamen yerleşim alanına kapattı.
TSK mensupları, orduevi yanında bulunan kız öğrenci yurdunda kalan öğrenciler ve kayıtlı taksiler haricinde hiçbir şekilde sivil araç ve insan bölgeye alınmıyor.
Maraş’ta 1974’ten önce, 10 bin yataklı 45 otel ve 60 apartman tipi otel bulunuyordu. Rum turizminin yüzde 58’i bu bölgedeydi. 3 bin ticari birim, 99 eğlence merkezi, 143 Yönetim ofisi, 4 bin 649 özel ev, 21 banka, 24 tiyatro ve sinema, 380 bitirilmemiş inşaat, İngilizce, Yunanca ve Türkçe 8 bin 500 kitabın olduğu bir kütüphane bulunuyordu.
Ayrıca Maraş’ta, 3’ü Barclays Bank şubesi olmak üzere toplam 17 banka bulunuyor. Banka bodrumlarında altının yanı sıra para da var. Mühürlü olan bu bankalar, her Cuma 3 kişilik bir ekip tarafından ziyaret edilip mühürleri kontrol ediliyor.

r

Hristofyas Paketi

Dönemin GKRY Lideri Dimitris Hristofyas, 2010 yılında Maraş’ın Rumlara iade edilmesi konusunda öneri paketi hazırladı. Hristofyas, Türkiye’den Maraş’ın Rumlara verilmesini isteyerek, Gazimağusa Limanının da AB gözetiminde açılmasını istedi. Hristofyas, Maraş’ın iadesinin, Kıbrıs sorununun çözümünde etkili olacağını ifade etmişti.

KKTC Hükümeti’nin Maraş Açıklaması

KKTC hükümeti, 45 yıldır yerleşime kapalı durumda olan Maraş’ı, somut adımlarla açacağını duyurdu.
KKTC Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, Maraş konusunda somut bir adım atılmasının zamanının geldiğini belirterek, bu çerçevede uzman bir ekip oluşturarak bu alan içerisinde bilimsel bir envanter çalışması yapılması için harekete geçme kararı aldıklarını bildirdi.
Kudret Özersay, “Uluslararası alanda faaliyet gösteren isimlerden de yararlanılarak oluşturulacak ekip, kapalı Maraş’ta yer alan tapu kayıtları, taşınır ve taşınmaz mülklerin durumu, Vakıf mallarının saptanması, altyapının durumu, çevre açısından risk taşıyan unsurlar gibi hususları içerecek kapsamlı bir envanter çalışması yapmakla ve bunu Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığına raporlamakla görevlendirilecek.” dedi.
Envanter çalışması sonucunda yapılacak raporlama sonrasında ortaya çıkacak verilere dayalı bundan böyle atılacak adımların da daha sağlıklı şekilde değerlendirilebileceğini dile getiren Özersay, “Hükümet olarak envanter çalışması ertesinde atacağımız bir sonraki adımda kapalı Maraş’ın eski sakinlerinin ve Vakıflar İdaresinin mülkiyete dair hak ve menfaatlerine halel gelmeyecek şekilde hareket edeceğiz.” ifadelerini kullandı.

rr

Kapalı Maraş’ın Belgeli Tapuları

İngiltere tarafından Kıbrıs’ta, 1922 yılında tapu kayıtlarında 3 adet örnek tapu kaydı verilmiştir. Tapu kayıtlarında kırmızı içine alınmış kısımda arazilerin hangi vakfa ait olduğu belirtilmektedir.
2303 Nolu Tapu Kaydı
t
01: 2303 Nolu tapu kaydı. İlk Mal Sahibi: Lala Mustafa Paşa Vakfı. Devir gerekçesi: Babadan bağış. Tarih: 17 Şubat 1922. Sahibi: 1 kişi

2303 Nolu Tapu Kaydı

tt
02. 320 Numaralı Tapu kaydı. İlk Mal Sahibi: Abdullah Paşa Vakfı. Devir gerekçesi: Babadan miras. Hisseye sahip 4 kişi.

175 Nolu Tapu Kaydı

ttt
03. 175 Numaralı Tapu kaydı. İlk Mal Sahibi: Abdullah Paşa Vakfı. Devir gerekçesi: “Prescription = Reçete”. Sahibi: Ayluka Kilisesi
dad
Maraş’ın Osmanlı Vakıflarına Ait Tapusu

APPENDİX U

Aşağıdaki belgeler İngiltere tarafından, Kıbrıs Türk Cemaat Meclisi’ne yapılan toplam 1,500,000 İngiliz Sterlini yardım yapıldığını gösteriyor. Belge, Temmuz 1960’ta İngiliz Sömürgeler Bakanlığı ile Dışişleri ve Savunma Bakanlığı adına ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ makamlarına tevdi edilen ‘Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’, anlaşmalar ve eklerine ilişkin belgeler arasında bulunmaktadır.
Belgelerdeki yazışmalarda “APPENDİX U” yani, “EK U” olarak yer almıştır. Ayrıca belge, GKRY tarafından Devlet Matbaası’nda basılarak resmi belge olarak yayınlamıştır.

5 1

55

Appendix U’daki Rum Kilisesi, Rum Yönetimi ve propagandistleri tarafından istismar edilmesine çalışılan bu belgenin Maraş’ın Vakıf Mülkü olduğu gerçeğini hiçbir şekilde etkilemiyor. 1960’lı yıllarda Vakıflar İdaresi tarafından açılan/kazanılan benzer başka Vakıflara ilişkin davalarla belgelemiş olduğu gibi, mülkiyet konusunda hiçbir değişikliğe yol açmadığı ve açamayacağı belirtilmiştir.

Maraş’la İlgili Davalar

23.07.2010: Rum (K.V Mediterranean Tours Ltd.), Maraş’la ilgili taşınmaz için Taşınmaz Mal Komisyonu’nda dava açtı. (167/2010) Kıbrıs Vakıflar İdaresi, Maraş’taki davayı kazandı.
23.11.2012: TMK, Kıbrıs Vakıflar İdaresi ve Din İşleri Dairesi’ni ilgili şahıs olarak başvuruya kattı. Davacı Rum itiraz etti.
29.11.2016: Kıbrıs Vakıflar İdaresi, TMK’da Maraş’la ilgili görüşülecek davaya, İstinaf Mahkemesinin kararıyla, müdahil oldu.

KKTC Vakıflar İdaresi eski Başkanı Taner Derviş’in Açıklamaları

Şubat 2015’te KKTC Vakıflar İdaresi eski Başkanı Taner Derviş, Rumların Avrupa Birliği ve Kıbrıs müzakerelerinde sürekli olarak koz olarak kullandığı Kapalı Maraş bölgesindeki tüm toprakların Osmanlı’dan kalan vakıf mülkleri olduğunu söylemişti.
Derviş, vakıf mülkleri ile ilgili İngilizlerin o dönemde apar topar bir emlak yasası çıkartığını belirterek, “Ey ahali belgelerinizle birlikte gelip malınızı kaydedin, şeklinde herkese çağrı yapıldı. Bu çağrı neticesinde vakıflara ait mülklerin tescili bilinçli bir şekilde yaptırılmadı. Tapu dairesindeki Rum memurlar vakıf mülklerini tapu dairesinde tescil edilmesini engellediler. Daha sonra orada bulunan kiracı ya da bu mülk benim diyen Rumların üzerine yapıldı.” dedi.
Derviş, “Maraş da sahipsiz bırakıldıktan sonra bu mülkler Rum şahıslar adına kaydedildi. Bu mülk benimdir dediler. Onlar da kabul ettiler. Çıkartılan mülkiyet yasalarında da şöyle deniliyor: Eğer bir mülk sahipsiz bırakılır ise aradan belirli bir süre geçerse o mülk onu işgal edene ve ya ilk isteyene verilecektir. Mal sahibi gitmediği takdirde orada kiracı olan işgalci olana bu mülkü verme hakkı da bu mülkiyet yasaları ile yapıldı. vakıf malları bu şekilde elden çıkarıldı.” dedi.

qww

Maraş’taki vakıf mülklerini elindeki belgelere dayanarak konuşan Derviş: “Bir kere durum şu: Kapalı Maraş’ın tümü 4 bin 868 dönüm olup tümü de Abdullah Paşa, Lala Mustafa Paşa ve Bilalağa vakıflarına aittir. Peşi elimizde ne kaldı. Bizim elimizde 1974 kayıtlarına göre sadece bir buçuk dönüm kalmıştır. Yüzde 99,9’u işgal edilmiştir. Yüzde 72’sini Kıbrıslı Rum şahıslar almıştır.
Diğerlerini Lordos gibi turizm şirketleri, Rumlara ait şirketler, merkezi hükümet, Rum okul komisyonlar, Rum Ortodoks Kilisesi gibi tüzel ve ya gerçek kişiler tarafından işgal edilmiştir. Aslında Maraş şu anda 1913 yılından itibaren Rumların işgali altındadır.” dedi.

Kapalı Maraş’ta Envanter Çalışması (25 Temmuz 2019)

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Temmuz ayında kapalı Maraş’ın açılması yönündeki çalışmaları hızlandırdı. Envanter çalışması için hazırlık yapan ekip, bölgeye gitti. KKTC Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, kapalı Maraş’ta yapılan envanter çalışmasına katıldı. Kudret Özersay: “Kapalı Maraş’taki statükoyu değiştirmekte kararlıyız.” açıklamasında bulundu.
KKTC Başbakanı Ersin Tatar:  “Envanter çalışmasından sonra diğer adımlar da atılacaktır. Her ne kadar da tarih veremesem de niyetimiz Türk idaresinde oranın yerleşime açılmasıdır.” açıklamasında bulundu.
KKTC yetkililerin Maraş’ta envanter çalışması yapmasına yönelik Yunan/Rum basınından tepkiler geldi;
  • Politis: “Kıbrıslı Türkler Maraş’a Girdi”
  • Alithia: “Sayım Grubu Dün Maraş’a Girdi”
  • Haravgi: “Özersay, ‘Hükümet Maraş’ın Açılması İçin Hazır’ Diyor”
  • Fileleftheros: “Maraş’ta Sayım”

d1

Sonuç Olarak;
KKTC Mağusa Kaza Mahkemesi’nin yıllar önce verdiği kararda, ”Kapalı Maraş’ta bulunan taşınmazlar genelde Abdullah Paşa Vakfı’na aittir.” ifadesi belirtilmektedir. Bu durumda, Mağusa Kaza Mahkemesi’nin bölgeye ilişkin kararı bugün de geçerlidir. Maraş, KKTC’nin toprağıdır.
KKTC Anayasası’nda belirtildiği üzere, ”KKTC’nin herhangi bir mahkemesinin verdiği bir emir veya hüküm, KKTC’de bulunan tüm gerçek veya tüzel kişileri bağlar. Kısacası mahkeme kararı yok sayılamaz.”
Halihazırda Doğu Akdeniz’de, GKRY’nin tek taraflı attığı adımlara karşı Maraş’ın KKTC tarafından açılması stratejik bir başarı olacaktır. Kentin açılma kararı ile ABD ve İngiltere tarafından KKTC’ye diplomatik baskılar artacaktır. GKRY’nin yanında ABD, AB ve BMGK’nın da olduğu unutulmamalı, bu süreçte diplomasi doğru kullanılarak siyasi manevralar yapılmalıdır. Doğu Akdeniz’de attığımız adımlar kararlılıkla yürütülmelidir.
Maraş’ın yeniden yerleşime açılması Rumlara göre ‘işgalin yayılımı’dır. Rum Yönetimi, istekleri kabul edilmediği durumda BMGK’ya giderek şikayette bulunacaktır. Onlara göre bölgenin açılması, bir ulusal güvenlik sorunudur.

t4

Kentte belirlenecek kurallar da önemlidir. Kentin açılması durumunda bölgede güvenliği sağlayacak asayiş güçlerinin, rumlara karşı tedbirli olması gerekmektedir. Maraş, KKTC yönetiminde kalmalı ve bundan taviz verilmemelidir. KKTC, kentteki mülkiyet haklarını koruyarak yatırımcılara kapıyı açabilir.
Maraş’ın yeniden yapılandırılması için yaklaşık 7-8 milyar dolar paradan bahsediliyor. Bölgenin yeniden inşaası durumunda, turizm sektöründe ciddi derecede gelir elde edilecektir. Otellerin ve dükkanların yeniden açılması aynı zamanda istihdam durumu da yaratacaktır. Fakat turizmden elde edilen gelirinde iki taraf için nasıl paylaşılacağı merak konusu olacaktır. Kentin açılması durumunda izlenecek yol haritası, Maraş’ın eski haline dönmesini sağlayacaktır.
Başbakan Ersin Tatar döneminde, KKTC üzerinde izlenen politikalar, yeni ve farklı bir boyut kazanmıştır. Ersin Tatar’ın Türkiye ile yakınlığı ve bölgedeki stratejik hamleleri, hem KKTC’ye hem de Kıbrıs Türklerine istikrar sağlayacaktır.

545

(Bu yazı ilk defa platformda 14 Haziran 2020’de yayınlanmıştır.)

Yararlanılan Kaynaklar

  • (GAU) Gau Media: Gazi Mağusa Politik Durum ve Kapalı Maraş
  • https://tr.euronews.com/2019/06/18/kktc-den-bm-karariyla-kapatilan-maras-icin-somut-adim-karari
  • http://www.radikal.com.tr/hayat/kapali-maras-kullerinden-dogar-mi-1056674/
  • http://www.adabasini.com/haber/kapali-maras-bankalarinda-altin-ve-para-avi-1633.html
  • https://listelist.com/kibris-hayalet-sehir-kapali-maras-fotograflar
  • https://www.haber46.com.tr/dunya/kapali-maras-bolgesinin-tamami-osmanlidan-kalan-vakif-topraklari-h51047.html

Türkiye ve Yunanistan Arasındaki İstikşafi Görüşmeler

0

Diplomaside diyaloğu geliştirmek için başvurulan istikşafi görüşmelere, taraflar arasında birçok sorun bulunduğunda başvurulur. Bu çerçevede, genellikle “bir paket” halinde ele alınan sorunların hepsinin çözülmesi için çaba sarf edilirken, bir sorunun çözülmemesi halinde, diğerleri de çözümlenmemiş sayılır. Sorunların tanımı konusunda bile anlaşamayan tarafların, meselelere daha geniş bir çerçeveden bakacaklarını ve tanımlar yaparken de bağlayıcılıktan uzak sadece keşif amaçlı çalışacaklarını anlatıyor.

İstikşafi görüşme süreci, diplomatların yaptığı çalışmaların en son aşamada siyasi otoriteye sunulmasını ve siyasi düzeyde yapılacak değerlendirmelerin sonucunda her iki ülke açısından da son derece hassas konularda somut adıma bağlanmasını içermesi açısından da yararlı bir yöntem olarak biliniyor.

Adsız tasarım 2

İstikşafi Görüşmeler Mekanizması Neye Dayanıyor?

Türkiye ve Yunanistan’ın Ege Denizi’nden kaynaklanan sorunları görüşmek için geliştirdikleri “istikşafi görüşmeler” mekanizması, AB’nin 1999 Helsinki Zirvesi kararlarına dayanıyor. İki ülke ilişkilerinin yumuşama dönemine girdiği 1999’da AB, Türkiye’ye tam üye adayı statüsü vermiş ancak Yunanistan’la Ege Denizi sorunları ve Kıbrıs meselesinin çözülmesi koşullarını da masaya getirmişti.

AB, Ege Denizi’ni kastederek sınır anlaşmazlıklarının barışçı yollarla çözülmesi gerektiğini, çözülememesi durumunda Avrupa Adalet Divanı’na götürülmesi mesajını verirken süreci 2004 sonunda gözden geçireceği uyarısını yapmıştı. Böylece Yunanistan ile Ege sorunlarının çözümü ya da çözümü için bir süreç başlatılması, Türkiye’nin tam üyelik müzakerelerine geçebilmesi için bir koşul haline gelmişti.

Türkiye ve Yunanistan, Ege sorunlarına her iki tarafın da kabul edebileceği, “adil, kalıcı ve kapsamlı” çözüm için zemin hazırlamak amacıyla istikşafi görüşmelere 12 Mart 2002’de Ankara’da başladı. Türkiye ve Yunanistan arasında seyreden olumlu ilişkiler ve Türkiye’nin 3 Ekim 2005 günü tam üyelik müzakerelerine geçmesi sürecinde istikşafi görüşmeler yoğun bir şekilde ilerledi. 12 Mart 2002 ile 29 Kasım 2005 arasında 32 tur gerçekleştirilen görüşmelerin hızı 2005-2010 arasında yavaşladı. 2010 sonuna kadar toplam 42 tur görüşme gerçekleştirilirken, 2010-2016 arası da taraflar sadece 18 kez bir araya geldiler.

2010 sonrasında Yunanistan’da yaşanan hükümet değişimleri ve sık yaşanan ekonomik darboğazlar nedeniyle Türkiye ile yapılan istikşafi görüşmelerin seyreldiği görülürken, Aleksis Çipras’ın başbakan olarak göreve gelmesinin ardından müzakereler tamamen askıya alındı. 60. ve son görüşme ise 1 Mart 2016’da Atina’da gerçekleşmişti.

Taraflar Hangi Konuları Ele Aldılar?

Türkiye ve Yunanistan’ın Ege sorunlarıyla ilgili bakış açıları birbirinden büyük farklılıklar gösteriyor. Yunanistan, tek sorununun Türk-Yunan deniz sınırının çizilmemiş olmasını gösteriyor ve Türkiye ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılması durumunda sorunların tamamen çözülmüş olacağını savunuyor.

Türkiye ise tek bir soruna indirgenemeyeceğini söylüyor. Deniz sınırının belirlenmesinin yanı sıra Yunanistan’ın tek taraflı olarak ilan ettiği 10 millik hava sahası, uluslararası anlaşmalarla egemenliği devredilmemiş ada ve adacıkların statüsü, Batı Trakya sorunu ve Yunanistan’ın 1923 Lozan ve 1947 Paris antlaşmalarına aykırı olarak adaları silahlandırması da Ankara açısından çözülmesi gereken sorunlar arasında yer alıyor.

Diplomatlara göre, 2002’den 2016’ya kadar süren müzakerelerde, taraflar, Kuzey Ege’de deniz sınırları konusunda uzlaşıya yakınlaştılar; ayrıca Türk ve Yunan savaş uçaklarının “it dalaşı” adı verilen gerginliklerden uzak durmaları konusunda ilerleme gösterdiler. Ancak genel olarak müzakerelerin, deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına odaklandığı bilinen bir durum. Atina, sorunun ikili müzakerelerle çözülememesi durumunda Türkiye ve Yunanistan arasında varılacak bir uzlaşı ile Uluslararası Adalet Divanı’na gidilmesini istiyor ve bunu son dönemde daha da kuvvetli şekilde gündeme getiriyor.

r

Tarafların Şimdiki Pozisyonu Nedir?

Yakında başlaması öngörülen istikşafi görüşmelerin hem kapsam hem de konjonktür olarak tarafları daha zorlu bir müzakere sürecine taşıyacağı öngörülüyor. 2002’den farklı olarak Doğu Akdeniz’in de masaya taşınacak olması, her iki tarafın da diğer kıyıdaş ülkelerle deniz yetkilendirme anlaşması yapmış olmaları ve kıta sahanlığı konusunda egemenlik tartışması yaşıyor olmaları süreci zorlaştıran etkenler olarak görülüyor.

Yunanistan, bu nedenle tartışmayı 1982 tarihli Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi zeminine çekmeye çalışırken, Türkiye başta Meis Adası olmak üzere adaların coğrafi konumlarını gündeme getirerek hakkaniyet ilkesinin aşındırılmak istendiğini ortaya koymaya çalışıyor.

Yunanistan, istikşafi görüşmeler öncesinde 3 temel koşulu olduğunu seslendiriyor. Bunların başında konuşulacak konunun tespit edilmesi bulunuyor. Atina açısından tek sorun olarak görülen deniz yetki alanlarının sınırlandırılması konusundan başka bir sorunun görüşülmesine sıcak bakmıyor. İkincisi, sorunun uluslararası hukuk ışığında çözülmesi prensibi. Buradan kastedilen Türkiye’nin taraf olmadığı Deniz Hukuku Sözleşmesi. Üçüncüsü, askeri yolların ve düşmanca söylemlerin terk edilmesi. Türkiye ise müzakerelerin ön koşulsuz olarak başlatılması ve bütün sorunların masaya getirilmesinden yana.

my visual 48158358 3 1

Türkiye-Yunanistan Arasındaki İstikşafi Görüşmelerde Son Durum

AB Konseyi Dönem Başkanlığını üstlenen Almanya, Doğu Akdeniz’de tırmanan gerilimi azaltmak ve olası bir askeri çatışma riskini engellemek için Türkiye ve Yunanistan arasında istikşafi görüşmeleri tekrar canlandırmak amacıyla harekete geçti. Ağustos ayında istikşafi görüşmelerin tekrar başlatılmasına yaklaşıldı ancak Yunanistan’ın 6 Ağustos’ta Mısır’la MEB’nı imzalaması, istikşafi temasların tekrar rafa kaldırılmasına yol açtı.

Merkel ve Michel’in Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptıkları üçlü görüşme sonrasında Ankara ve Atina’dan yapılan açıklamalar, istikşafi görüşmelerin “yakın bir gelecekte” başlayacağını duyurdu. Zirvede, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler değerlendirildi, Türkiye ve Yunanistan’ın istikşafi görüşmelere başlamaya hazır olduğu ifade edildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, görüşmede, Doğu Akdeniz’de gerginliğin azaltılması ve diyalog kanallarının işletilmesi için yakalanan nispi ivmenin karşılıklı adımlarla korunması gerektiğini belirterek, Türkiye’nin daima diyaloğa ve müzakereye vurgu yaptığını, onca tahrike rağmen sağduyulu ve soğukkanlı tavrından taviz vermediğini ifade etti.

e2e

Üzerinde çalışılan çerçeve belgesinde tarafların, Doğu Akdeniz’in tartışmalı bölgelerindeki faaliyetlerini belli bir süre askıya alması, Kıbrıs Cumhuriyet’inde Rum ve Türk tarafları arasında hidrokarbon zenginliklerinin paylaşımı ve adada kalıcı çözümü sağlamak üzere BM liderliğindeki görüşmelere dönülmesi gibi unsurların yer alacağı kaydediliyordu.

Eğer taraflar bu çerçevede uzlaşırlarsa, 61. tur istikşafi görüşmeler İstanbul’da Yunanistan’ı temsilen Büyükelçi Pavlos Apostolidis ve Türkiye’yi temsilen bir dışişleri bakan yardımcısı ya da bakanlığın İkili Siyasi İşler ve Denizcilik-Havacılık-Hudut Genel Müdürü Büyükelçi Çağatay Erciyes tarafından gerçekleştirilecek.

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis de, “Türkiye ile istikşafi görüşmelerin yakında başlamasını umuyoruz. Şimdi sıra diplomaside” diye konuştu. Yunanistan ziyaretinin Girit ayağında Pompeo, Türkiye ile Yunanistan’ın, deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin ihtilafla ilgili görüşmeleri en kısa zamanda başlatması gerektiğini belirtti, sorunu, somut sonuçlarla çözüme kavuşturma çağrısı yaptı.

Türkiye ile Yunanistan arasındaki istikşafi görüşmeler, 4 yıl aradan sonra yeniden başlayacak olması hem NATO hem de AB ülkelerinden destek gördü. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, tarafların attığı adımdan memnuniyetini dile getirirken Almanya ve İspanya gibi ülkeler da hem Ankara hem de Atina’yı tebrik ettiler. Ankara’da yapılan değerlendirmeler, araştırma gemisi Oruç Reis’in Antalya Limanı’na çekilmiş olması ve ardından istikşafi müzakerelerin başlayacağının ilan edilmesi AB liderler zirvesinde Türkiye açısından yaptırım riskinin azaldığını gösteriyor.

j

Türkiye, Ege ve Doğu Akdeniz’deki sorunların diyalog ile çözülmesine yönelik gerekli adımları atarken Yunanistan, atış eğitimleri maksadıyla Türkiye’nin sorumluluk sahasında geniş bir alanı kapsayan iki yeni Navtex yayımladı. Bunun üzerine Türkiye de ilan edilen sahaların Antalya Navtex istasyonu sorumluluk sahasında olduğunu belirterek bu Navtex ilanlarını kendisi tekrar yayınladı. Söz konusu Navtex’lerin sorunların çözümüne değil, bölgede gerginliğin artmasına neden olacaktır.

Müzakere Nasıl Sonuçlanır?

Bir diyalog ortamı yeniden oluştu. Ancak bütüncül bir şekilde meselelerin çözülmesi zaman alacaktır. Uluslararası Adalet Mahkemesine gidilmesine Türkiye’nin itirazı, bütün sorunların birlikte alınmasının istenmesi ve Yunanistan’ın her sorunu ayrı ayrı ele almak istemesi sonucu bütüncül bir müzakere sürdürülmesi zor görünmektedir. Doğu Akdeniz’deki gerginliğin arkasındaki önemli nedenlerden biri de Kıbrıs sorunudur. AB’nin geçmişteki tutumu ve çözümsüzlüğü seyretmesi stratejik bir hatadır.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki konumu itibariyle geçmişte çok daha güçlü ittifaklara sahip bir ülkeyken son on yılda yürütülen dış politika ile gittikçe yalnızlaşan bir ülke haline gelmiştir. Yunanistan kısmen AB üyeliğini sağlamış olduğu avantaj ile Türkiye ile ciddi bir müzakereye oturmamıştır. 60 tur görüşme yapıp sonuçsuz kalmasının temel nedeni de budur. Bu yüzden de Yunanistan’ın daha tavizkar davranmasını beklemek gerçekçi olmaz. Ama yapıcı öneriler ile bu zorlanabilir.

jjj

Mesela, siyaseten Kıbrıs konusunda anlaşılamıyorsa, kıta sahanlığını ve doğal rezervler konusunu çözebilecek iki tarafın ortak işletme formülünü Türkiye hem resmi düzeyde hem de yurtdışı kamuoyu ile kendisine destek verecek şekilde anlatabilir.

Sonuç Olarak;

Akdeniz, son yıllarda hiç olmadığı kadar sıcak bir gündemle, uluslararası kamuoyunun ve ülkelerin gözü önünde bulunuyor. Dünya basınının gündemindeki Doğu Akdeniz meselesi, ABD’den Mısır’a kadar bölgesel ve bölge dışı aktörlerin yakın markajında yer alıyor. Bölgedeki suları ilk bulandıran hamle, Rum tarafının, AB’yi arkasına alarak Türkiye’nin aleyhine bir şekilde tek taraflı anlaşma imzalamasıydı.

Türkiye ise Doğu Akdeniz’de uluslararası kabul görmüş anlaşmalardan doğan hakkını kullanarak sondaj çalışmalarına başladı ve Doğu Akdeniz’de Pandora’nın Kutusu’nu açtı. Türkiye’nin NAVTEX ilanı sonrası sondaj çalışmaları tüm hızıyla devam ederken, Yunanistan da uluslararası ortakları ile buna karşı çıkmaya devam ediyor.

Türkiye, yarı kapalı ve görece dar bir deniz olan Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı ve MEB sınırlandırılmasında her şeyden evvel hakkaniyet ilkesinin temel alınması gerektiğini savunuyor. Türkiye, Yunanistan ve GKRY’nin Türkiye ve KKTC haklarını göz ardı ederek attığı tek taraflı adımları ise tanımıyor. İstikşafi görüşmelerin tekrar başlatılacağı sinyali, tek taraflı hareket etmekten ziyade tarafları masaya çağıran ve diyalog konusunda ısrarcı davranan Türkiye’nin çabalarının sonuç vermeye başladığına işaret ediyor.

55

Önceki İstikşafi görüşmelerde Türkiye, Yunanistan ile kıta sahanlığı sorunu, adaların silahsızlandırılması sorunu, FIR hatları sorunu ve birçok sorun konuşulurdu. Türkiye masaya otururken bu görüşmelerin odak noktasını kaydırmayacak şekilde bir açıklama yapması gerekir. Ege ve Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı meselesine odaklanılmalıdır. Çünkü bugünün sorunu budur.

Ama genel olarak bu görüşmelerin hedefi Türkiye ve Yunanistan arasındaki ikili sorunların ele alınması olduğunu Türkiye’nin kayda geçirmesi gerekir. Bu yapılmazsa Yunanistan’ın Uluslararası ortamda dile getirdiği aslında yanlış olan Türkiye ile aramızdaki tek sorun kıta sahanlığı sorunudur. Başka hiçbir sorun yoktur. Ve diğer durumlar Yunanistan’ın ulusal egemenliğine saldırısıdır söylemleri devam edecektir. Sorunlar iki ülke arasında olgun biçimde görüşmeye konu olmalıdır.

İstikşafi görüşmelerde iki tarafın birbirleriyle çakışan iddiaları vardır. Yunanistan’ın maksimalist pozisyonu var. Özünde Meis’e tanıdıkları geniş kıta sahanlığı yer alıyor. Türkiye’nin aksine Yunanistan’ın şu ana kadar açıklanmış bir kıta sahanlığı yoktur. Türkiye kendi kıta sahanlığını açıkladı ve BM’e bildirimde bulundu. Türkiye’nin Yunanistan’a kıta sahanlığı açıklaması için zorlamasında fayda vardır. Aksi takdirde, hukuki zemini olmayan Seville haritası gibi doküman üzerinden taraflar pozisyon üretmeye çalışıyor.

96

Yunanistan kıta sahanlığı açıklamamakla birlikte pozisyon almıyor. Böylece Türkiye’nin karşısına maksimalist tezlerle karşısına çıkma imkanına kavuşuyor. Türkiye, Yunanistan’ı resmen kıta sahanlığını açıklamaya zorlarsa o zaman farklı tezler ortadan kalkacak ve ortada tek bir versiyon olacak. Ve bu versiyon üzerinden müzakere yapılacak. Amaç Yunanistan’ın Türk diplomasisini zorlayacak araçları bir kenara bırakıp resmi tutumunu ortaya koyması ve müzakere’nin iki devletin kabul ettiği tutum üzerinden yürümesini sağlamak olmalıdır. Müzakere sonucu çakışma alanları diplomatik yollarla çözülmelidir.

Yararlanılan Kaynaklar

Libya ve Doğu Akdeniz’de Fransız Politikaları

0

Fransa, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İsrail, Rusya, Fransa, Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), İtalya, Yunanistan, Türkiye gibi birçok devlet bugün Doğu Akdeniz meselesinde varlık göstermektedir. Bunlar arasından kendini süper güç kabul eden birtakım devletler, bölgenin doğal kaynakları üzerinde söz sahibi olmak maksadıyla Libya meselesi ile yakından ilgilenmektedir.

Bu kapsamda menfaatlerini sürdürebilmek için meşru veya gayrı meşru çabalar sergilemektedirler. Bir önceki yazımda Rusya’nın Doğu Akdeniz ve Libya’daki varlığını ve Türkiye’nin karşı hamlelerle gelişmelerin seyrini nasıl değiştirdiğini ele almıştım. Bu yazıda ise özellikle Fransa’nın Libya krizine yönelik politikasının ardındaki hedefleri baz alınarak değerlendirmelerde bulunulacaktır.

Fransa Doğu Akdeniz’de Ne Umuyordu Ne Buldu?

Günümüzde Fransa’nın Doğu Akdeniz üzerinde izlediği politikalara bakılarak bölge üzerindeki hedeflerini üç başlık altında sıralamak mümkündür. Birincisi, sınırının dahi bulunmadığı Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarına Türkiye hariç bazı devletlerle işbirliği yaparak sahip olmak istemektedir. İkincisi, zenginlik kaynağı olarak gördüğü Libya’daki petrol kaynakları ve kaya gazı enerji yataklarının büyük bir kısmı üzerinde söz sahibi olmayı hedeflemektedir. Üçüncüsü, Libya kapısını kullanarak Afrika kıtasındaki nüfuzunu sürdürmeyi amaçlamaktadır.

Fransa’nın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Yunanistan, Mısır ve İsrail ile Doğu Akdeniz’deki enerjiyi kendi aralarında paylaşmaya yönelik projeleri söz konusuydu. Bunun için bahsi geçen devletler savunma, enerji, deniz güvenliği, kriz yönetimi gibi konuları kapsayan birtakım anlaşmalar gerçekleştirdiler. Fakat Yunanistan’ın Avrupa Birliği’ni (AB) arkasına almak maksadıyla Fransa’yı meseleye davet ettiğini unutmamak gerekmektedir. Bu yöndeki girişimlerinde GKRY’nin Avrupa Birliği (AB) ülkesi olması kullanılmakta; bu kapsamda Doğu Akdeniz’deki konumuna Türkiye’nin bir tehdit oluşturduğu ileri sürülmektedir.

Tüm bunlar GKRY ile eşit haklara sahip olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Doğu Akdeniz’le en uzun sınırı bulunan Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası sulardaki hukuki haklarını görmezden gelmeye ve gasp etmeye yönelik hamlelerdir. Atılan bu adımların karşısında Türkiye 27 Kasım 2019 tarihinde Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’yle (UMH) Deniz Yetki Sınırlandırması Anlaşması ile Güvenlik ve Askeri İşbirliği Anlaşması’nı imzalamıştır.

Dolayısıyla Fransa’nın haksız kazanç peşinde koşması, buna karşın Türkiye’nin bahsi geçen anlaşmaları gerçekleştirmesi ve Libya meşru hükümetine destek vermek suretiyle ülke içindeki elini güçlendirmesi söz konusu iki devleti karşı karşıya getirmiştir.

Diğer taraftan Fransa Doğu Akdeniz’de Kuzey Atlantik İşbirliği Örgütü’nün (NATO) Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nı elde etmenin ve AB ordusunu kurarak lideri olmanın hayali içerisindedir. Ancak Ankara’nın hamlelerinin yanı sıra hem AB’nin hem de NATO’nun desteğini daha önceki gibi alamamaktadır.

Bu durum Fransa’yı Doğu Akdeniz’de ve Libya’da hayal kırıklığına uğratmıştır. Nitekim Fransa NATO’nun Akdeniz’deki deniz güvenliği operasyonundan bir süreliğine de olsa çekildiğini bildirmiştir (1). Bununla birlikte Hafter gibi terörist gruplara destek vermesi neticesinde hem karizması büyük oranda çizilmiş hem de uluslararası kamuoyunda günden güne meşruiyetini kaybetmektedir.

Libya Krizi’nde Fransa’nın Rolü

Libya Afrika kıtasının Doğu Akdeniz’e açılan jeostratejik öneme haiz bir kapısıdır. Buna ilaveten tarih boyunca Akdeniz’den söz konusu kıtaya girilmek istenildiğinde Libya üzerinde hakimiyet kurmak esas alınmıştır. Örneğin bu bölge Fenikeliler, Kartacalılar, Büyük İskender İmparatorluğu, Romalılar, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderini değiştiren gelişmelere sahne olmuştur. Aynı şekilde günümüzde de önemini korumaktadır. Elbette ki Fransa kıta ülkeleri üzerindeki nüfuzunu ve menfaatlerini korumak bakımından her zaman için Libya’da da söz sahibi olmak isteyecektir. Bu kapsamda bağımsız Libya’nın güçlenmesi Fransa’nın menfaatlerine ters düşmektedir.

Geçmişte Çad-Libya arasında altın madeni bakımından zengin olan bölgelere sahip olmak için verilen savaşta Fransa çatışmanın seyrini değiştirmiştir. Fransız güçleri kara ve hava operasyonlarıyla Çad’a destek vermiş ve Libya ağır yenilgiye uğratılmıştır (2). Mevzu bahis savaşta yenilen kuvvetlerin başında olan ve Çad’a esir düşen Hafter, Kaddafi tarafından hain ilan edilmiştir. 1990 yılında ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) müdahalesiyle kurtulan –ya da Fransa tarafından ABD’ye verilen Hafter- 2011 yılında Kaddafi karşıtı gösterilerin başlamasıyla Libya’ya geri dönmüştür.

Şuanda ise Fransa eski sömürgesi Çad’dan paralı asker devşirerek Hafter’e destek vermektedir. Böylesi çatışmalara Fransa sadece Libya-Çad arasında değil diğer Afrika ülkeleri bağlamında da müdahil olmaktadır. Görünen o ki Paris’in dış siyasetinde Afrika’da izlediği geleneksel politikası haline gelmiştir.

Fransa Libya üzerinde resmi ve gayrı resmi roller oynamaktadır. Bahsi geçen devlet 2011 yılında Afrika Birliği tarafından Libya’da barışı sağlamaya yönelik müzakereleri sürdürmekle görevlendirilmişti (3). Fakat o dönemde Muammer Kaddafi karşıtı isyancılardan meydana gelen Ulusal Geçiş Konseyi’ni, kurulmasından 13 gün gibi kısa bir süre sonra 10 Mart 2011 tarihinde, Libya’nın resmi yönetimi olarak tanıyan ilk devlettir (4).

Akabinde Fransa, 19 Mart 2011 tarihinde NATO’nun Libya meselesinde bir karar almasını beklemeden Libya’ya uçaklarıyla girmiş, Kaddafi yönetimini vurmuştur (5). 20 Ekim 2011 tarihinde ise NATO askeri müdahaleleri sonucu Kaddafi, muhaliflerce ele geçirilmiş ve linç edilerek öldürülmüştür (6). Pek tabii bu durum tesadüfen olan bir şey değildir. Fransa’nın daha önceden hesaplayarak yaptığı bir harekettir.

Libya Petrol Ulusal Şirketi (NOC) verilerine göre, Afrika kıtasında kanıtlanmış en büyük petrol rezervine sahip ülke Libya’dır. Söz konusu ülke petrolündeki kükürt oranının düşük olması, petrolün işlenmesini kolaylaştırmakta ve maliyetleri düşürmektedir. 1973 Arap-İsrail Savaşı sonrası ABD’ye petrol ihracatı ambargosu uygulayan Libya, bu boşluğu 1974 yılında Fransız petrol şirketi Total ile anlaşarak doldurmaya çalışmıştır. Ancak 2011 yılında kullandığı petrolün %15’ini Libya’dan alan Fransa’nın hedefi, Libya’nın petrol yataklarındaki hisselerini artırmaktı (7). Bununla birlikte Libya’nın petrol gelirlerinin büyük bir kısmı Fransız bankalarına yatırılmaktaydı.

Bu kapsamda Fransa, Libya’dan gelen parayı işletmekle kazanç elde etmesine rağmen ihtiyacı olduğu zamanlarda Libya’ya parasını temin etmiyordu. Libya bugün için hala bu sorununu çözmeye ve parasını geri almaya çalışmaktadır. Nitekim Libya Yatırım Fonu ve Fransa’nın ünlü bankası Société Générale arasındaki İngiltere’de görülen dava devam etmektedir (8). Buna ilaveten Libya’nın devrik lideri Kaddafi, öldürülmeden kısa süre önce yayımlanan bir röportajında, “Sarkozy İçişleri Bakanı iken bana geldi ve para istedi. Ben de verdim. Sayemde seçimi kazandı (9).” açıklamasında bulunmuştur.

Bu kapsamda Nicolas Sarkozy’nin 2007 yılında cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasını yürütmek için Kaddafi’den yasa dışı şekilde para aldığı iddialarına karşın 2013 yılında hakkında ön soruşturması başlatılmıştır (10). Kaddafi haksız bir şekilde Fransa’ya büyük oranda para yardımı etmesinin cezasını çekmiştir. Öyle ki yardımı karşısında Paris, söz konusu liderin ölümünün öncülüğünü yapmıştır.

Kaddafi sonrasındaki süreçte ise Fransa’nın UMH ve Hafter tarafları arasında ara buluculuk yapması beklenmekteydi. Ancak Fransa François Hollande döneminde Hafter’e yönelik her türlü silah desteğini gizli bir şekilde verirken Emmanuel Macron döneminde bunu daha açık bir biçimde yapmıştır (11). Tüm bunlar gösteriyor ki Libya’nın istikrarlı bir yönetime kavuşamamasının önündeki en büyük engel ve krizin baş müsebbibi Fransa’dır (12).

qq

Bu kapsamda Paris, aynen bugünkü Irak ve Suriye örneklerinde olduğu gibi Kaddafi’den sonra Libya’nın birtakım parçalara bölünebileceğini ve bu parçaları da kendisine muhtaç hale getirerek ülkenin yönetiminde söz sahibi olmayı tasarlamıştır. Bu amaçla Birleşmiş Milletler (BM) tarafından terörist statüsünde olan Hafter’i meşru hükümetin karşısında destekleyerek ülke içinde bir kaos ortamının çıkmasını öncelemiştir. Ayrıca Fransa Hafter’e verdiği destekle Rusya’nın Wagner Grubu vasıtasıyla paralı askerlerle UMH’yi tamamen ortadan kaldırabilecek noktaya getirmesine yandaşlık etmiştir.

Tüm bunlara karşın UMH Türkiye’den yardım talep etmiştir. Ankara’nın yeni nesil silahlı insansız hava araçlarıyla (SİHA) verdiği destekle UMH, 4 Nisan 2019 tarihinden bu yana Hafter militanlarına çok ağır darbeler vurmuştur. Bu kapsamda Türkiye’nin meseleye Libya’da siyasal birlikteliğin sağlanması amacıyla müdahil olduğu belirtilmelidir. Buna ilaveten söz konusu devlet Yunanistan, GKRY, Fransa, Rusya, Mısır, BAE gibi devletlerden menfaatlerini korumayı ve onların projelerini bozmayı hedeflemiştir. Hafter gücünün ülkenin batısını terk etmek zorunda kalmasıyla Fransa yeni taktikler denemektedir.

Fransa’nın Afrika Ülkeleri Üzerindeki Benzer Politikaları ve Libya

Fransa’nın Libya krizinde izlediği politikasının hedeflerinden bir diğeri Libya’da elini güçlendirerek Afrika kıtasındaki nüfuzunu artırmaktır. Söz konusu devletin destek verdiği Hafter gücü bölgeden çekilirken arkasında toplu mezarlar bırakmıştır. Libya ordusunun yürüttüğü Öfke Volkanı Operasyonu’nun resmi sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda, ordu birliklerinin Hafter milislerinden kurtardığı bir kentte konteynerin içinde yanmış halde çok sayıda ceset bulunduğu açıklanmıştır (13).

4

5-28 Haziran tarihleri arasında bulunan ceset sayısının ise 208 olduğu ifade edilmiştir (14). Nisan 2019 tarihinden bu yana Libya’da 1.000’den fazla kişi katledilmiş; içlerinde kadın ve çocukların da bulunduğu cesetlerde işkence izlerine rastlanılmıştır (15). Konuyla ilgili olarak BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (OHCHR) Sözcüsü Liz Throssell: “BM İnsan Hakları Ofisi, Terhune ve çevresindeki toplu mezarların keşfinden dehşete düştü (16).” ifadesini kullanmıştır.

Fransa Doğu Akdeniz’deki isteklerinde, Libya üzerindeki tasallutunda, geçmişteki emperyalist faaliyetlerinde ve Afrika’daki nüfuzunda insan hakları ve uluslararası hukuka aykırı hareket etmektedir. Fransa’nın Afrika politikası işgal, soykırım, köle ticareti, kabileleri çatıştırma, asimilasyon faaliyetleri kapsamında Afrika insanının dilini, inancını, kültürünü yok saymak üzerine kurulmuştur. Nitekim Fransa Cezayir’de 132 yıl süren işgal sürecinde 5 milyon; 7.5 yıl süren soykırım sürecinde ise yaklaşık 1.5 milyon insanı acımasızca katletmiştir (17). Diğer taraftan 100 gün içerisinde bir milyona yakın insanın hayatını kaybettiği Ruanda soykırımında Fransız askeri birimleri, soykırıma doğrudan destek vermiştir (18).

Tıpkı NATO toplantısında daha bir karar alınmadan Fransa’nın Libya’yı bombaladığı gibi BM Ruanda’ya askeri bir gücün konuşlandırılmasını tartışırken Fransa, Frankofon Afrikalı devletlerden oluşan uluslararası bir güce Turquoise Operasyonu kapsamında önderlik etmiştir (19). Libya’daki pozisyonu ise söz konusu sömürülerini devam ettirme isteğiyle açıklanabilecektir. Fransa Doğu Akdeniz’i ve Libya’yı 1. Dünya Savaşı yıllarındaki koşullara göre değerlendirmektedir. Hâlbuki şartlar çoktan değişmiştir. Dolayısıyla söz konusu devletin yeni dünya şartlarına göre kendini yeniden şekillendirmesi gerekmektedir.

44

Sonuç Olarak;

Dünya kamuoyu Suriye’de yaşanan insanlık dramını Libya vatandaşlarının da yaşamaması için gerekli hassasiyeti göstermelidir. Çünkü Paris Moskova’yla birlikte gerekirse Mısır’ı ileri sürmeye çalışabilecek ve Afrika’da nüfuzunun bulunduğu ülkelerin insanlarını paralı asker olarak kullanmaya devam edebilecektir. Bu da Libya’nın bölünmesi ve iç çatışmaların devam etmesi anlamına gelecektir.

Bu minvalde en azından diğer devletlerin Libya hususunda BM tarafından tanınan UMH ile Türkiye’nin işbirliği halinde yürüttükleri diplomasiye destek vermeleri, Libya’nın siyasi birlikteliğini sağlamaya hizmet edecektir. Maalesef şuandaki süreçte dünyanın bazı önemli ülkeleri bekle-gör politikasını izlemektedir.

Libya’nın siyasi birlikteliği Kuzey Afrika’da Fransa’nın itibar kaybına uğraması sonucunu doğuracaktır. Söz konusu itibar kaybından sonra muhtemelen Kuzey Afrika’da bu boşluğu dolduracak başka güçler gündeme gelecektir. Fransa nasıl ki son zamanlarda Suriye meselesinde masanın dışında kaldı; Libya’da da dışarıda kalma ihtimali büyüktür. Ankara ise Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin içinde bulunmadığı bir denklemin kurulamayacağını göstermiştir. Diğer taraftan Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, AB dışişleri bakanlarını Türkiye’ye yeni yaptırımlar uygulamak için 13 Temmuz tarihinde toplantıya çağırdığını belirtmiştir (20).

444

Buna göre Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde yeni zorluklarla karşılaşma ihtimali vardır. AB’deki iki önemli güçten biri Fransa diğeri Almanya’dır. Libya’da zorlukla karşılaşan Paris Berlin’i yanına almak istemektedir. Halbuki Almanya Türkiye hususunda duygularıyla değil reel politik akılla hareket etmelidir. Çünkü Almanya Türkiye ile güvenlik, ticaret, enerji tedariği ve göç yolunun kontrolü üzerinde işbirliği yaptığı takdirde büyük menfaatler elde edecektir.

Sonuç olarak Libya’da Türkiye’nin ilk hamlesi karşısında Fransa, küreselcilerin menfaatlerini korumakta yetersiz kalmıştır. Dolayısıyla Libya’da çıkarları bulunan küresel aktörlerin bundan sonraki süreçte Fransa ile birlikte yeni politik oyunları ihtimal dışı değildir.

Yararlanılan Kaynaklar
  • (1) “France Pulls Out of Mediterranean Operation after Turkey Tensions”, TRTWORLD, 1 Jul 2020, https://www.trtworld.com/europe/france-pulls-out-of-mediterranean-operation-after-turkey-tensions-37780, (Erişim Tarihi: 08.07.2020).
  • (2) Ali Kemal Erdem, “Türkiye’nin Hedefindeki Hafter Nasıl ‘Toyota’ Mağduru Olmuştu?”, 16 Aralık 2019, INDEPENDENT, https://www.indyturk.com/node/104416/haber/t%C3%BCrkiyenin-hedefindeki-hafter-nas%C4%B1l-toyota-ma%C4%9Fduru-olmu%C5%9Ftu, (Erişim Tarihi: 09.07.2020).
  • (3) Jean Ping, “Fallait-il Tuer Kadhafi?”, Le Monde Diplomatique, August 2014, https://www.monde-diplomatique.fr/2014/08/PING/50709, (Erişim Tarihi: 01.07.2020).
  • (4) Alan Cowell-Steven Erlanger, “France Becomes First Country to Recognize Libyan Rebels”, 10 March 2011, The New York Times, https://www.nytimes.com/2011/03/11/world/europe/11france.html, (Erişim Tarihi: 01.07.2020).
  • (5) “Airstrikes Begin on Libya Targets”, 20 March 2011, Al Jazeera, https://www.aljazeera.com/news/africa/2011/03/2011319175243968135.html, (Erişim Tarihi: 01.07.2020).
  • (6) Richard Falk, “Libya After Qaddafi,” Nation, Cilt: 293, Sayı: 20, 2011.
  • (7) Serdar İskender, “Kaddafi Sonrası Libya Petrolleri Nasıl Paylaşılacak?”, DÜNYA, https://www.dunya.com/gundem/kaddafi-sonrasi-libya-petrolleri-nasil-paylasilacak-haberi-153819, (Erişim Tarihi: 01.07.2020).
  • (8) Jill Treanor, “Societe Generale to Pay £815m to Settle Libyan Lawsuit”, The Guardian, 5 May 2017, https://www.theguardian.com/business/2017/may/04/societe-generale-libyan-investment-authority, (Erişim Tarihi: 01.07. 2020).
  • (9) “Gaddafi Funded ‘Mentally Deficient’ Sarkozy, Interview Claims”, 28 January 2014, France24, https://www.france24.com/en/20140128-france-sarkozy-gaddafi-campaign-funds-libya-television, (Erişim Tarihi: 01.07.2020).
  • (10) “France’s Nicolas Sarkozy: ‘Bling’ and Legal Woes”, BBC, 29 March 2018, https://www.bbc.com/news/world-europe-11576712, (Erişim Tarihi: 01.07. 2020).
  • (11) “En Libye, un Echec Europeen”, Le Monde, 30 Aralık 2019, https:// www.lemonde.fr/idees/article/2019/12/30/en-libye-un-echec-europeen_6024395_3232.html, (Erişim Tarihi: 01.07.2020).
  • (12) Eric Schmitt ve Declan Walsh, “U.S. Missiles Found in Libyan Rebel Camp Were First Sold to France”, The New York Times, 9 Temmuz 2019, https://www.nytimes.com/2019/07/09/world/middleeast/us-missiles-libya-france.html, (Erişim Tarihi: 01.07. 2020).
  • (13) Bkz.: https://www.facebook.com/Burkanly/, (Erişim Tarihi: 08.07.2020)
  • (14) “Libya’da Toplu Mezarlar! 23 Günde 208 Ceset Çıkarıldı”, Milliyet, 1 Jul 2020, https://www.milliyet.com.tr/dunya/libyada-toplu-mezarlar-23-gunde-208-ceset-cikarildi-6248436, (Erişim Tarihi: 08.07.2020).
  • (15) “Libya Says 190 Bodies Found in Mass Graves by Haftar”, AA, 20 Jun 2020, https://www.aa.com.tr/en/africa/libya-says-190-bodies-found-in-mass-graves-by-haftar/1883960#:~:text=TRIPOLI%2C%20Libya,in%20Tarhuna%20on%20June%205., (Erişim Tarihi: 08.07.2020).
  • (16) “BM: Libya’da Keşfedilen Toplu Mezarlardan Dehşete Düştük”, 30 June 2020, TRT, https://www.trthaber.com/haber/dunya/bm-libyada-kesfedilen-toplu-mezarlardan-dehsete-dustuk-497217.html, (Erişim Tarihi: 01.07.2020).
  • (17) Jean-Paul Sartre, Colonialism and Neocolonialism Hardcover, Editions Gallimard, 1964 France.
  • (18) Shaun Gregory, “The French Military in Africa: Past and Present”, African Affairs, Issue: 99, Year: 2000, p. 439.
  • (19) Aynı yer.
  • (20) “France’s Foreign Minister Says New Sanctions on Turkey Possible”, NATIONAL POST, 1 Jul 2020, https://nationalpost.com/pmn/news-pmn/frances-foreign-minister-says-new-sanctions-on-turkey-possible, (Erişim Tarihi: 08.07.2020).

Lübnan ve İsrail: Deniz Sınırı Anlaşmazlığı

0

Lübnan ile İsrail arasındaki deniz sınırı anlaşmazlığı, bir Amerikan şirketin 2009 yılında Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz rezervi keşfetmesi ile gündeme gelmeye başlıyor. İki ülke arasındaki anlaşmazlık, o tarihten bu yana belli aralıklarla tartışılıyor veya karşılıklı olarak bir tehdit aracı olarak kullanılıyor.

Lübnan: Bir Hidrokarbon Sektörü Oluşturmaya Yönelik Çabalar

2009 ve 2010 yıllarında İsrail kıyılarında büyük doğal gaz rezervlerinin tespit edilmesi Doğu Akdeniz’de yeni bir siyasi dinamik yarattı. Levant havzası olarak tanımlanan jeolojik bölgedeki keşifler, İsrail’de ve aynı zamanda muhtemelen, ilk doğal gaz keşfi 2011 Aralık ayında yapılmış olan Kıbrıs’ta muazzam ekonomik etki yapacaktır.

ABD şirketi Noble Energy tarafından bölgede sürdürülen arama ve geliştirme çalışmaları, Lübnanlı politikacıların İsrail açıklarındaki keşiflerin kendi münhasır ekonomik bölgelerinde (MEB) olduğunu iddia etmesi ve Türkiye’nin Kıbrıs açıklarındaki çalışmaların ‘Kıbrıs Sorunu’nda siyasi bir çözüme varılıncaya kadar durdurulmasını talep etmesiyle, uzun zamandır varolan siyasi farklılıklara yeni bir boyut getirmiştir.

Lübnan ve Kıbrıs, 2007 Ocak ayında deniz sınırlandırma anlaşması imzaladı. Anlaşma, Kıbrıs Parlamentosu tarafından onaylanmasına rağmen Lübnan Parlamentosu tarafından onaylanmadı. İsrail açıklarındaki doğal gaz keşfi, Lübnan’ı her zamanki kavgacı siyaseti bir yana bırakarak 2010 Ağustos’unda kendi açık deniz alanının geliştirilmesi amacıyla bir hidrokarbon yasası geçirme konusunda harekete geçirdi.

Yasa, ilk iş olarak uygun en erken fırsatta açık deniz ruhsatlandırma işlemi başlatacak olan Lübnan’ın hidrokarbon gelişmesinin sorumluluğunu üstlenecek bir hüküm içeriyordu. Lübnan’ın ileri sürdüğü güney deniz hududu İsrail’in kendisi için saptadığı sınırın ötesine güneye doğru uzanarak teknik olarak savaş halinde olan Lübnan’la İsrail arasında yeni bir tartışma noktası yarattı.

2010 Aralık ayında İsrail ile Kıbrıs arasında bulunan kendi MEB’lerine ilişkin deniz sınırlandırma anlaşması yapıldı. Kıbrıs ve İsrail parlamentoları bu anlaşmayı onayladı.

2011 Şubat ayında Lübnan BM’den açık deniz sınır belirlenmesine yönelik UNIFIL (Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü) emrini genişletmesini istedi. Ancak kendisine UNIFIL emrinin Lübnan’ın kıyı bölgesiyle sınırlı olup açık denize uzatılamayacağından ötürü bunun mümkün olmadığı bildirildi.

Lübnan Dışişleri Bakanı Adnan Mansur, 2011 Haziran ayında BM Genel Sekreteri Ban’a gönderdiği mektupta Lübnan’ın Kıbrıs ve İsrail arasında imzalanan açık deniz sınırlandırma anlaşmasını “Lübnan’ın egemenlik ve ekonomik haklarının ihlali” ve “bölgedeki barış ve güvenliğe” bir tehdit olarak gördüğünü bildirdi.

Temmuz 2011’de Lefkoşa’da düzenlenen Levant Havzası’ndaki hidrokarbon konularıyla ilgili toplantı sırasında eski Lübnan Başbakanı Fuad Sinioria, Lübnan’ın tek taraflı olarak kuzey ve güney açık deniz sınırlarını belirlediğini söyledi.

İsrail, 2011 Temmuz ayında BM’ye gönderdiği mektupta, Doğu Akdeniz’de, kendi bölgesiyle Lübnan açık denizi arasındaki sınır olarak gördüğü noktaları tanımladı. İsrail’in  talebi Lübnan’ın talebiyle çakışarak 850 kilometre karelik bir açık deniz alanını anlaşmazlığa sokuyordu.

Lefkoşa’da gerçekleşen toplantıda Lübnan toplantı sırasında iki ülke arasındaki orta çizginin güneye doğru genişletilmesini talep etti.Lübnan bunun Kıbrıs, Lübnan ve İsrail sahalarının buluşacağı üç taraflı bir nokta olmasını istiyordu. Ancak Kıbrıs bu talebi reddetti. İki taraf konunun tartışmaya açık kalması, ancak 2007’de üzerinde anlaşılan orta çizgide değişikliğin beklenmediği konusunda anlaştılar.

Lübnan’ın Doğal Gaz Ve Petrol Arama Süreci

İsrail ve GKRY ile Levant havzasını paylaşan ve Doğu Akdeniz’de sondaj faaliyetlerine başlamayan tek ülke olarak bilinen Lübnan da bu durumu değiştirmek için bu yıl sonunda bölgede doğal gaz arama çalışmalarına başlayacağını ilan etmişti.

Lübnan hükümeti, 4 Ocak 2017’de, Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) olarak adlandırılan Lübnan’ın deniz sahasındaki petrol ve doğal gaz aramalarını başlatacak iki kararnameyi onayladı. Kararnameler ile ihaleye açılacak blokların seçilmesi, arama yapacak şirketler için lisanslama ve gelirlerin paylaşılmasına ilişkin modelin belirlenmesi süreci başlamış oldu.

Lübnan Petrol İdaresi tarafından Lübnan deniz sahasında belirlenen 10 arama bölgesinden 5’i için teklif süreci açıldı. Bakanlar Kurulu da Aralık 2017’de Fransa’nın Total, İtalya’nın ENI ve Rusya’nın Novatek şirketlerinden oluşan bir konsorsiyuma, Lübnan’ın deniz sahasında belirlenen 10 deniz bloğunun kuzeyindeki 4. blok ve güneyindeki 9. blok için petrol arama ve çıkarma izni verdi.

frf

Lübnan’ın bu hamlesi Blok 9’un konumu nedeniyle İsrail’in tepkisine neden olmuştu. Çünkü İsrail sınırına paralel olarak uzanan Blok 9’un bir bölümü, Tel Aviv’in iddiasına göre İsrail karasuları içinde yer alıyor. Ayrıca İsrail ve Lübnan deniz sınırları arasında kalan 860 kilometrekarelik 3 blok nedeniyle de iki ülke arasındaki anlaşmazlık devam ediyor.

Lübnan hükümeti, 4. blokta arama faaliyetlerini başlatmayı planlıyordu ancak 17 Ekim’de ekonomik kriz ve ardı arkası kesilmeyen vergilere karşı halkın sokağı dökülmesi sonucu önceki ay istifa etmek zorunda kaldı. Öte yandan, Beyrut yönetimi, bu yıl nisanda 1,2,5,8, 10’uncu bloklar için son teklif verme tarihini 31 Ocak 2020 olarak belirlendi.

İsrail’in Hedefi Ne ?

Dünyanın en önemli gaz ihracatçısı ülkeleri arasında yer almayı isteyen İsrail, rezervlerini üretime açarak iç tüketime katkı sağlamaya öncelik veriyor.

Bölgesel ticaret ağı oluşturarak yeni pazarlara açılmayı hedefleyen İsrail, Tamar sahasındaki gazı ABD’li bir şirket üzerinden Ürdün’e satmaya başladı. Mısır’ın Dolphin enerji şirketiyle de 15 milyar dolarlık anlaşma sağlayan İsrail, 65 milyar metreküp gazın Mısır’a satılmasını garantiledi.

ss

Öte yandan, Avrupa’ya açılmayı da düşünen Tel Aviv yönetimi, GKRY ile East-Med Boru Hattı Projesi’ni hayata geçirmek istiyor. Projede, İsrail ve GKRY’nin ürettiği doğal gazın deniz altından boru hatlarıyla Yunanistan’a ve buradan Avrupa’ya iletilmesi öngörülüyor. Rus gazına bağımlılığını azaltmak isteyen ve enerji güvenliğini en önemli gündem maddesi haline getiren Avrupa da projeye finansal destek veriyor.

Tüm bu denklemde İsrail, Beyrut yönetimini oyun dışı bırakıyor, Lübnan’ın ithalat ve ihracat pazarlarının önüne set çekiyor. Lübnanlı yetkililer, İsrail’in deniz sınırı anlaşmazlığındaki asıl amacının Lübnan’ın petrol ve doğal gaz rezervlerini ele geçirmek olduğunu düşünüyor.

Lübnan basını, İsrail açıklarında aylardır çalışmalar yürüten Yunanistan’a ait Panama bandıralı “Med Surveyor” gemisinin 2019’da iki ülke arasındaki tartışmalı deniz sahasını geçerek Lübnan karasularında arama yaptığına dikkat çekti.

İsrail için Akdeniz’de çalışmalarda bulunan Panama bandrollü geminin, Lübnan karasularında 7 -18 dakika boyunca kaldığı tespit edildi. İki ülke arasındaki kara ve deniz sınırlarını, gerginliklere karşı korumakla görevli Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü (UNIFIL) ise olayı görmezden geldi.

s1s

Tel Aviv’in iki ülke arasındaki tartışmalı deniz sahasında bulunan gaz ve petrol hacmiyle ilgili veri topladığı öne sürülürken, Lübnan’ın ise buna karşı vakit kaybetmeden Birleşmiş Milletler’e (BM) başvurması gerektiğine işaret edildi.

Basındaki haberlerde İsrail’in, Lübnan’daki siyasi ve ekonomik krizi fırsat bilip ülkenin Akdeniz’deki gaz ve petrol kaynaklarına göz diktiği iddia edildi. Haberlerde İsrail’in, on yıllardan beri sürekli olarak siyasi iç çekişmelerle zaman kaybeden Lübnan’ı istikrarsızlaştırma ve zenginliklerine el koymaya dönük fırsatçılık yaptığı ifade edildi.

Lübnan İçin Uygun Seçenek Türkiye Mi ?

Suriye’de süregelen savaş, bölgedeki çatışmalar ve Lübnan’da yaşanan istikrarsızlığa rağmen Beyrut yönetimi, doğal gazda iç talebi karşıladıktan sonra fazlasını dünya pazarlarına satmayı hedefliyor. Bu kapsamda Lübnan için masada dört seçenek bulunuyor. Birincisi, hali hazırda mevcut olan Arap Doğal Gaz Boru Hattı’nı tekrar aktive ederek Suriye, Mısır ve Ürdün’e gaz ihraç etmek.

vd

İkinci seçenek ise Lübnan’ın 1990’dan beri hayata geçirmek istediği LNG (Sıvılaştırılmış Doğal Gaz) ve yüzer LNG terminalleri.Yüksek kurulum ve teçhizat maliyeti dolayısıyla ertelenen projeler ülkenin içinden çıkamadığı siyasi kördüğüm sebebiyle bu projeler de ertelenmişti.

Üçüncü seçenek, Lübnan kıyılarından East-Med hattına bağlanacak yeni bir denizaltı boru hattıyla gazın, GKRY ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya ulaştırılması hedefleniyor.

Ayrıca Avrupa Birliği’nin de desteklediği projenin öngörülen güzergahı Türkiye’nin deniz sahalarından geçiyor. Sonuç olarak aktörlerin Türkiye’yi de hesaba katarak hareket etmesi gerekiyor. Bu nedenle Lübnan gazı için dördüncü ve en uygun seçeneğin Türkiye olduğu belirtiliyor.

Yararlanılan Kaynaklar

Doğu Akdeniz’de Stratejik Ortaklık: İtalya ve Türkiye

0

Akdeniz’de en uzun kıyı şeritlerinden birine sahip olan İtalya, kendisini coğrafyaya hâkim kılan merkezi konumuyla Akdeniz’in sakin gücü olmaya devam etmektedir. Ülkenin dış politikasında izlediği çoğu zaman karmaşık yol Afrika’ya, Balkanlar’a ve hatta Doğu Akdeniz’e uzanan toprakları incelendiğinde kendini izah ve ifade ediyor.

Dünya gündeminin en sıcak meselelerinden olan Doğu Akdeniz ve Libya konusu, Avrupa dinamikleriyle incelendiğinde ise İtalya’nın aldığı pozisyonun dikkat çeken ayrıntılar içerdiği görülüyor.

Türkiye-İtalya İş Birliği

Türkiye ve İtalya’nın Akdeniz’deki varlık ve ilişkilerine baktığımızda, tarihsel olarak iki ülke de birer Akdeniz gücü olarak karşımıza çıkıyor. Onlarca yıldır NATO’nun güney kanadında iş birliği yapıyorlar; yaklaşık 20 milyar dolar değerinde, dengeli bir ikili ticarete sahipler. Üstelik birçok yatırım ve ekonomik iş birliği nedeniyle İtalya Türkiye’nin Avrupa’daki ekonomik çıkarları için önem arz eden bir ülke konumundadır.

Son dönemde ikili ilişkilerde yaşanan olumlu seyir, Türkiye ile İtalya arasındaki siyasi ve ekonomik gelişmelerin yanı sıra, AB ile ilişkiler ve Akdeniz’deki gelişmelerde de kendini gösteriyor. Türkiye ve İtalya’nın bu çerçevede Libya’da sağladıkları iş birliğinin temel amaçlarından birinin Afrika’dan Avrupa’ya, İtalyan yarımadası üzerinden mülteci akışını engellemek olduğu aşikâr.

Örneğin son dönemde Türk ve İtalyan donanmalarının NATO kapsamında veya Libya suları dahil Akdeniz’de ikili olarak gerçekleştirdikleri çok sayıda deniz tatbikatı tam olarak bu ihtiyaç ışığında gerçekleştirildi. Bunun yanında Roma ve Ankara arasındaki ilişkilerdeki olumlu seyir, Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki varlığını özellikle Kıbrıs üzerinden daha görünür kılma girişimiyle paralel olarak gerçekleşti.

1 scaled

ENI’nin Sondaj Faaliyetleri

GKRY’nin, 2018’de Fransız, İtalyan ve Amerikan enerji şirketleri Total, ENİ ve Exxon Mobil’e Türkiye’nin kıta sahanlığı içinde bulunan 7’inci parselde petrol ve doğal gaz rezervlerini araştırmak üzere çağrıda bulunmasını müteakip Fransız Total ve İtalyan Eni şirketleri 26 Kasım 2018‘de 7. parselde hidrokarbon sondajı yapmak üzere GKRY’ye lisans başvurusunda bulunmuştur.

Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs Adası’nın güney batısında bulunan tartışmalı 7 numaralı parsel için sondaj izni verildi. Türkiye 7 numaralı parselin bir bölümünün kendi kıta sahanlığı içerisinde olduğunu savunuyor. Nitekim, bu doğrultuda Yavuz sondaj gemisi ve iki firkateyn bölgeye intikal ettirildi. ENI firması CEO’su Claudio Descalzi bölgeye savaş gemilerinin gelmesi durumunda sondaj faaliyetlerine başlamayacaklarını, bölgede oluşabilecek bir gerginliğin tarafı olmak istemediklerini ifade etti.

Doğu Akdeniz’de MEB’lerin veya kıta sahanlıklarının paylaşımı konusunda ciddi bir sorun olduğu vaka iken, şirketlerin Güney Kıbrıs tarafından açılan ihalelere katılmaları ve sondaj için ruhsat almaları sadece ekonomik nedenler ile açıklanamaz. ENI CEO’sunun açıklamasını siyasi olarak, İtalya’nın 7 numaralı parselde doğrudan Türkiye ile kriz yaşamak yerine, sorunu AB’nin genel bir sorunu haline getirmek istemesi, AB zirvesinden daha caydırıcı yaptırımların çıkmasına zemin hazırlanması, Doğu Akdeniz’de Fransa’nın AB adına daha fazla varlık göstermesinin önünün açılması şeklinde değerlendirebiliriz.

ss 1

ENI ve Total konsorsiyumu, Doğu Akdeniz’de, Rum yönetiminin sözde MEB içerisindeki yapmayı planladıkları sondaj faaliyetlerini, 2021’e kadar ertelediğini resmi olarak Rum yönetimine iletmiştir.

East-Med Boru Hattı Projesi

Doğu Akdeniz’den çıkarılacak gazı Avrupa’ya taşıması planlanan East-Med boru hattıyla ilgili anlaşmanın imza töreni Yunanistan, İsrail ve Kıbrıs enerji bakanları tarafından 2 Ocak 2020’de Atina’da yapıldı. Projeye göre İsrail’den çıkarılacak doğal gaz, su altı borularıyla önce Güney Kıbrıs’a gelecek, ardından Girit adasına uzanacak. Girit’ten sonra Yunanistan ve İtalya üzerinden Avrupa’ya ulaşacak.

Projenin esas amacı, Türk kara sularına girmeyip herhangi bir şekilde Türkiye’yi projeye dahil etmeden İsrail doğal gazını Avrupa’ya taşıyabilmek olarak dikkat çekiyor. East-Med projesi için belirlenen güzergahın, Türkiye-Libya ile 27 Kasım 2019’da imzaladığı deniz yetki alanları mutabakatı ile çakışıyor olması da diplomatik gerginlik konusu oldu.

Sonuç bildirisi Türkiye ve Serrac’a yönelik dengesizlikler içermesi nedeniyle İtalya bu kez de bildiriyi imzalamamıştır. İtalyan yöneticiler, Türkiye’nin de izinsiz şekilde kıta sahanlığından geçen bu hatta izin vermeyeceğini düşünüyor. Nitekim daha önce sondaj için GKRY’nin sözde 3. parseline gelen İtalyan ENI şirketine ait SAIPEM 12000 gemisi Türk Donanması’nı görünce geri dönmek zorunda kalmış, ENI CEO’su Claudio De Scalzi KKTC’ne gelerek devlet yetkilileri ile görüşmüştü.

k 2

Türkiye-Libya Anlaşması’a İtalyan Etkisi

Tarihi gereği İtalya, eski sömürgesi Libya’yı kendi etki alanının bir parçası olarak görüyor. Libya’nın mevcut durumu İtalyan çıkarlarıyla epey ilintili ve İtalya Libya’nın hidrokarbon rezervlerine bağımlı olmasından göç ve terörizm gibi konulara kadar, diğer hiçbir Avrupa ülkesiyle karşılaştırılamayacak düzeyde, bu ülkeyle çoklu ilişkilere sahip. Bu sebeple Libya’da çatışma ortamı oluştuğu andan itibaren İtalya konuya müdahil oldu.

İtalya Libya’nın iç siyasi yapısını diğer Avrupa ülkelerinden çok daha iyi bildiğinden, toplumsal yapısı gereği aşiretleri sürece dahil etti. Roma’da bir araya getirerek Libya’nın güneyinin ekonomik ve sosyal kalkınmasını teşvik etmek için bir anlaşma imzalamalarını sağladı.

Tüm bunların temelinde ise Libya ile İtalya arasındaki en temel sorun olan mülteci meselesinin yattığını görmek zor değil. 2017 yılında Libya Başbakanı Fayiz es-Serrac ile imzaladığı bir anlaşmayla İtalya Libya’dan gelen mültecileri engellemeyi amaçladı. Bu çerçevede Libya’ya yardımların yanında kolluk gücü eğitimi, sivil toplumun geliştirilmesi gibi destekler veren İtalya, öte yandan bu hususta AB’nden istediği ölçüde destek alamadı.

sq

Libya meselesine Türkiye’nin de müdahil olmasıyla, konu Doğu Akdeniz ve enerji bağlamında yeni güvenlik alanlarına taşınmış oldu. Zaten Türkiye’yi içine almayan ve Türkiye’nin bölgede “aktif politika izlemesi” gerektiğini gösteren İtalya, bölgede hidrokarbon faaliyetlerinde bulunmayı vaat etti.

Doğu Akdeniz ve enerji konularında daha etkin olmak isteyen İtalya’nın bu girişimi Yunanistan ve İsrail’in hakimiyeti nedeniyle istediği etkiyi meydana getirmedi. Söz konusu girişimlerin Yunanistan’ın bir gövde gösterisi haline dönüşmesiyle, İtalya fikir öncülerinden olduğu East-Med projesinin 2 Ocak’ta Atina’da düzenlenen imza törenine katılmadı.

Türkiye’nin bölgede kendisinin dahil edilmediği anlaşma ve girişimleri önleyeceğini çeşitli vasıtalarla göstermesiyle, Mavi Akım boru hattının yapımını üstlenen ve Türkiye’deki diğer bazı projeler için de öncelikli düşünülen İtalyan şirket ENI’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerini durdurup geri çekilmesi, bu kapsamda önemli bir adımdır.

Fakat 9 Haziran’da İtalya’nın Yunanistan’la imzaladığı MEB anlaşmasıyla etkin ve tarafsız görünmek isteyen İtalya, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki politikalarını desteklemiş olmaktan öteye gidemedi. Keza Yunanistan, daha sonra Mısır’la yaptığı anlaşmaya hukuki emsal olarak İtalya ile yaptığı anlaşmayı gösterdi.

sqq

Yunanistan-İtalya MEB Anlaşması

İyon Denizi’nde 9 Haziran 2020’de Yunanistan ve İtalya arasında MEB Anlaşması imzalandı. Söz konusu anlaşma, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de savunduğu kıta sahanlığı ve MEB sınırlarını içeriyor. Anlaşması, Yunanistan’ın, adaların tam etkili olduğu yönündeki iddialarından feragat ettiğini gösteriyor. Anlaşmada jeodezik haritaların kullanılması ise Türkiye’nin Libya, İsrail ve Filistin ile denizden komşu olduğunu doğruluyor.

Ankara ile Serrac’ın belirlediği MEB’in batıda Girit adasına teğet geçmesine tepkili Atina yönetimi söz konusu bölgenin kendi MEB’ine dahil olduğunu iddia ediyordu. Bu anlaşma ile Yunanistan adaların ana kara kadar hakkı olmadığını kabul etmiş oldu. Arnavutluk’un ve Libya’nın hakkı yenmektedir.

4 1

İtalya’nın Akdeniz Tatbikatları

Türk ve İtalyan Donanmaları, 25 Ağustos 2020 tarihinde Doğu Akdeniz’de ortak eğitim icra etti.  Savunma sanayii alanında önemli iş birliklerine imza atan iki ülke, NATO ve ikili ilişkiler çerçevesinde pek çok alanda bu iş birliğini artırıyor.  Doğu Akdeniz’de gerçekleştirilen ortak eğitim, “müttefiklik” mesajı olarak algılandı. İtalya, Libya’da da Türkiye ile koordineli hamlelerde bulunuyor.

GKRY, Yunanistan, İtalya ve Fransa’nın 26-28 Ağustos’ta, Eunomia ismiyle gerçekleştirilen ortak hava ve deniz tatbikatının “başarıyla” tamamlanmıştır. İtalya Savunma Bakanlığı da “bölgede istikrar sağlanmasını” amaçladıklarını belirtti.

Yunan Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Bu tatbikat, dört Akdeniz devletinin tansiyonu düşürme politikası kapsamında hukukun üstünlüğüne yönelik taahhütlerini ortaya koyma amacı taşıyor” denildi Bakanlığın açıklamasında, İtalyan ve Türk donanmaları arasında “tarihi olarak mükemmel ilişkilerin” bulunduğu da belirtildi ve taraflar arasında diyalog için bu ilişkilerden de yararlanıldığı kaydedildi.

jjj

MED-7 Zirvesi

Fransa’nın ev sahipliğinde Korsika adasında 10 Eylül 2020 tarihinde gerçekleştirilen MED-7 adıyla anılan Güney Avrupa Ülkeleri Zirvesi’ne katılan İtalya Başbakanı Conte, “Doğu Akdeniz’deki gerilimi, bunun herkesin zararına olduğu ve bunu düzeltmek için mümkün olan her şeyi yapmanın görevimiz olduğu bilinciyle ele aldık. Burada büyüyen bir endişe söz konusu ve biz de diyalog ufuklarını genişleten ve paylaşılan çözümleri belirleyen erdemli bir görüşme sarmalı başlatmak istiyoruz.” diye konuştu.

Sonuç Olarak;

Avrupa’daki Türklerle daha farklı jeopolitik şartlarda karşılaşsalar da İtalyanlar, Anadolu Türkleri ile Akdeniz temalı bir ilişki kurmuşlardır. Anadolu Türkleri’nin İtalyalılarla olan ilişkisi deniz üzerinden olmuştur. İki halk ve hükümetleri arasında temel ilişki; Akdeniz’de ve Akdeniz’in ayrık denizlerinde çok uzun süreli yaşanan hâkimiyet mücadelesidir. İbn-i Haldun’un meşhur bir ilkesi olan “Coğrafya Kaderdir”, modern zamanlardaki Türk-İtalyan ilişkilerinin de anahtarı olmuştur.

2

İtalya son zamanlarda Türkiye ile yakın ilişkiler içerisindedir. İtalya’yı yanına çeken Türkiye, Doğu Akdeniz’de elini daha çok güçlendirdi. Tüm bunları gören Yunanistan, Doğu Akdeniz’de İtalya’ya bir de İyon Denizi’ndeki MEB sorununu gündeme getirirse sonu toparlanamaz şekilde ilişkileri bozulabilir anlayışı vardır. Türkiye ekonomik ve askeri olarak biraz daha güçlendiğinde Yunanistan’ı Ege ve Doğu Akdeniz’de masaya oturtabilir, hakkı olanı diplomatik olarak alır.

Her şeyden önce İtalya ve Türkiye hem tarihi hem de coğrafi açıdan Doğu Akdeniz’de önemli devletler olarak öne çıkmaktadır. Karadeniz ve Akdeniz’de doğalgaz ve petrol bulunması durumunda, bu kaynakların çıkarılması ve aktarılması konusunda İtalya ile yapılacak ortaklıklar bölgedeki şartları epey değiştirecektir. İtalya bu kapsamda, sakin ve temkinli gücüyle Akdeniz güvenliğinde anahtar rollerden birini alabilir. Avrupa fikrinden hızla savrulan İtalya’nın hareket kabiliyetindeki değişim ve genişleme, hissedilir şekilde nüfuz alanını da etkileyecektir.

Türkiye ve İtalya’nın yapacağı rasyonel iş birliği ise Kuzey Afrika ve Akdeniz’deki stratejik düzen için gerekli olacaktır. Bakan Çavuşoğlu, İtalya Dışişleri Bakanı Luigi Di Maio ile Dışişleri Bakanlığındaki görüşmesinden sonra düzenlenen ortak basın toplantısında Doğu Akdeniz’in iki önemli ülkesi Türkiye ve İtalya’nın, bu bölgenin barışı, huzuru ve refahı için birlikte çalışabileceklerinin altını çizmiştir.

f 1

Yararlanılan Kaynaklar