Ana Sayfa Blog

Yunanistan’dan Skandal İtiraf: “Doğu Ege Adaları’ndaki Silahlarımız Güçlü” [Çeviri]

0
Atina merkezli SL Press’te yer alan bir makale, Yunanistan’ın Adalar (Ege) Denizi’nin doğusundaki adaları silahlandırdığı ve askerileştirdiğini kanıtlar nitelikte, skandal ifadeler içermektedir. Makale, Türkiye’nin adalara yönelik olası bir amfibi operasyonunu değerlendiriyor.
Söz konusu makalede, ‘adalarda barınan sığınmacıların en büyük sorun olduğu ve olası bir Türk amfibi operasyonunda Türk birliklerine yardım edecekleri’ yazıldı. Makale’de, “Büyük bir adaya yapılan amfibi operasyonu kolay değildir ve Türk Silahlı Kuvvetleri için trajik bir şekilde sona erebilir.” ifadeleri yer alıyor.
Yunanistan, 1923 Lozan ve 1947 Paris Antlaşmaları gereğince Adalar Denizi’nde gayri askeri statüde bulunan 22 ada ve Doğu Akdeniz’deki Meis Adasını silahlandırmış ve askerileştirmiştir. Bunun yanı sıra en az 7 EGAYDAAK kapsamında bulunan adayı da yerleşime açmış, silahlandırmış ve askerileştirmiştir.

75 1

Makalenin dikkat çeken ayrıntıları şu şekildedir;

Yunan Silahlı Kuvvetleri her zaman ilgilendiren konu, Küçük Asya (Türkiye) kıyılarının Doğu Ege adalarına yakınlığıdır. Öte yandan yakınlık, operasyon sürprizinin tamamını ortadan kaldırır. Çeşme-Sakız Adası 15 km’den az, Ayvalık koyu ise Mantamados’a 18 km uzaklıktadır. Samos’u (Sisam) karşı kıyıdan ayıran Mykali Boğazı sadece 2,7 km.

Yakınlık nedeniyle, her iki tarafın da topçuları başından itibaren operasyonlara dahil olacak. Modern savaş gemilerinin destek ateşi sağlama kabiliyeti sınırlı olduğundan, yakınlıkları nedeniyle Türk Donanması muhtemelen kullanılmayacaktır. Yunanlılar, adaların rahatlamasından yararlanarak düşman topçularının menzilinin dışında kalmak için Küçük Asya kıyılarındaki Türk amfibilerini yeterli mesafeden hedef alabilir.

Coğrafya Bizden Yana

Doğu Ege adaları, dar vadilerin arasında uzanan dağ koridorlarından oluşur. Plajların çoğu, çıkış ve iniş için uygun değildir. Erişimi olan tüm plajlar genellikle turistik amaçlı binalarla doludur.

Düşman kuvvetler adaya ulaşırsa, kıyıdaki kaotik inşaatlar bunu engeller ve zaten bitkin düşecekleri bir kentsel ortamda savaşmaya maruz bırakır. Kentsel çevre, savunma devletine büyük avantajlar sağlıyor. Bunlardan biri de düşman hava saldırısının etkisizliği. Türk kuvvetlerinin İHA’lar kullanması gereken yerlerde, yerleşim yerlerinin fazlalığı bir avantaj sağlıyor. Düşmanın olası hava saldırısında, Yunan Ordusu’nda nispeten bol miktarda bulunan ZU-23 ve Stinger gibi uçaksavar silahları devreye girecektir.

Daha yüksek irtifalarda ve daha uzun mesafelerde ise TOR-M1 ve OSA uçaksavar sistemleri, düşman uçakları için bir tehdittir. Düşman birlikleri bu durumda,Yunan Donanması ve Hava Kuvvetleri ile karşılacağı için adaların batısına iniş yapamaz.

Olası Düşman Saldırısı: Amfibi Operasyonu

Türkler, büyük bir adayı işgal etmek isterse bunu alanda tatbikat yapma bahanesiyle yapacaklar. Bu süre zarfında, Türk hava kuvvetleri ve topçularının saldırılarına zemin hazırlamak için özel kuvvetler ve SAT komandoları, adalardaki savunma pozisyonunda bulunan askerlerimizi şaşırtmak için gece karaya çıkacaklardır.

Adaya inişler muhtemelen helikopterle yapılacaktır. Fark edilir edilmez, resmi olarak düşmanlıkların başlangıcını işaretleyecekler. Bu nedenle amfibi kuvvet zaten bir saldırı hattında olmalıdır. Hava kuvvetlerinin amacı, limanlar ve havaalanları gibi stratejik noktaları işgal etmektir. Aynı zamanda Türk kuvvetleri, Yunan kuvvetlerini amfibi çıkarmanın asıl amacı konusunda yanıltmak için daha küçük operasyonlar başlatmak zorunda kalacak. Bu, Türk kuvvetlerinin dağılması ve kayıpların birikmesi demektir. Bu tür operasyonlar için kaç Türk amfibi tahsis edilebilir?

dedd

Adaların Savunması

Adalardaki savunma pozisyonları, mutlak zemin bilgisi ve tahkimat kullanımının avantajlarına ek olarak, yükseklik avantajına da sahiptir. Düşman kuvvetleri sahillere inmeye zorlanacak ve nesnel amaçları için belirli rotaları kullanacak. Adalarda idari merkezler dışında stratejik ilgi alanları bulunmadığından, bunlar Türk kuvvetlerinin ana hedefleri olacaktır. Öyleyse, Türklerin başarılı olması imkansızdır.

Yunan Hava Kuvvetleri’nin amacı, adaya üstünlük sağlamaktır. Bunu tam olarak başaramazsa, yine de Türklerin alanda dolaşım özgürlüğünü engelleyebilir. Adaların kıyılarındaki düşman birlikler, topçuların ve silah sistemlerinin hedefine girer.

Adalardaki Sığınmacı Sorunu

Doğu Ege adalarının savunması için ciddi bir sorun, binlerce sığınmacının bölgede olmasıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin daha büyük adalardan birinde amfibi harekat yapmak istemesi durumunda, sığınmacılar huzursuzluğun ve en kötü ihtimalle isyan hücrelerinin yuvası olacaktır. Sığınmacılar, bulundukları adayı düşman kuvvetlerine teslim edebilir.

En kasvetli taraf, sığınmacılar tarafından Yunan birliklerinin hareketleri ve dağılımı hakkındaki bilgilerin düşman kuvvetlerine aktarılmasıdır. Çünkü artık herkes akıllı cep telefonlarına sahiptir. Görüntü ve coğrafi konumu gerçek zamanlı olarak iletebilirler.

Her durumda asayiş birimlerini, milli muhafız birimlerini veya silahlı kuvvetleri işgal edecekler. Öte yandan, kırsal kesimdeki köylüler düşman birliklerinin hedefi olabilir. Dronların sahip olduğu kameraların düşük çözünürlüğü, bir grup insanın sivil mi yoksa hedef mi olduğunu etkiliyor.

Genel olarak, büyük bir adaya yapılan amfibi saldırı kolay değildir ve Türk Silahlı Kuvvetleri için trajik bir şekilde sona erebilir. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı bir Türk başarısı değil, Yunan başarısızlığı oldu.  Daha olası bir senaryo; Türklerin amfibi yeteneklerini daha küçük bir Yunan adasını işgal etmek için kullanmaları olabilir. Küçük adalarımızda savunma yetenekleri sınırlıdır ve dolayısıyla bu adayı ele geçirme şansları daha fazladır.

ss

Yararlanılan Kaynak

https://slpress.gr/ethnika/mporei-i-toyrkia-na-kanei-apovasi-se-megalo-elliniko-nisi/

Yunanistan İyon Denizi’nde Karasularını 12 Mile Çıkardı | Dr. Deniz Kutluk

0

E. Tümamiral Dr. Deniz Kutluk

Doğu Akdeniz, EastMed Projesi, MİLGEM ve MİLDEN [Röportaj]

0
26. Güney Deniz Saha Komutanı ve 11. Sahil Güvenlik Komutanı E. Koramiral Can Erenoğlu, Doğu Akdeniz bağlamında Türkiye’nin diplomatik stratejisi, EastMed Projesi, MİLGEM ve MİLDEN, Adalar Denizi’ndeki gayri askeri statü konumundaki adalar ve Türkiye-AB İlişkileri üzerine Doğu Akdeniz Politik’e detaylı açıklamalarda bulundu.
E. Koramiral Can Erenoğlu, “Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hedefleri doğrultusunda bölge ülkeleri ile ilişkilerini çıkarları doğrultusunda normalleştirmesi saygınlığını artıracaktır.“ değerlendirmesinde bulundu.
  • Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki kazanımlarını güvence altına alması için Mısır ve İsrail’i yanına çekmesi ABD Başkanı Biden’ın Türkiye’ye karşı tutumunu nasıl etkiler? Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hedefleri doğrultusunda atacağı adımlar bölgede olası yeni müttefik arayışları, ABD’deki başkan değişiminin sonucundan ibaret olarak taktiksel düzeyde mi kalır yoksa ülkenin bölgesel politikalarında kalıcı değişimler olur mu?

Bu konuda sağlıklı bir değerlendirme yapmak için öncelikle ABD-İsrail ve ABD-Mısır ilişkilerine bakmalıyız.

ABD-İsrail İlişkileri:

ABD, 1948’de İsrail’i bir devlet olarak ve 2017’de de Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan ilk devlettir.İsrail’in güvenliği, ABD dış politikasının mihenk taşıdır ve İsrail’in güvenliği, ABD’nin güvenliğine eşdeğerdir. İki ülke arasındaki bağ o kadar güçlüdür ki İsrail’e yapılacak bir saldırı ABD’ye yapılmış saldırı olarak kabul edilecektir. İsrail, Amerika Birleşik Devletleri’nin büyük bir ortağıdır ve en büyük askeri yardımı İsrail’e yapmaktadır.İki ülke başta istihbarat paylaşımı ve terörle mücadelede işbirliği olmak üzere füze savunması ve insansız hava araçları gibi alanlarda ortak teknoloji geliştirmektedir. ABD geliştirdiği en yeni teknolojileri de ilk olarak İsrail’e transfer etmektedir.

İsrail’in Hayfa limanı, ABD 6. Filosu için Doğu Akdeniz’deki ana uğrak limanıdır ve İsrail, bölgedeki ABD kuvvetleri için diğer lojistik ve bakım desteği sağlamaktadır. Şu anda İsrail topraklarındaki tek aktif yabancı askeri tesis, Amerikan AN / TPY-2 Güdümlü Mermi Erken İhbar Radar istasyonudur.ABD’nin uzun süredir önceliği İsrail-Filistin çatışmasına kapsamlı ve kalıcı bir çözüm getirmektir. Bu amaçla, İsrail ile Arap ve çoğunlukta Müslüman devletler arasındaki ilişkilerin geliştirilmesini ve normalleşmesini de teşvik etmeye kararlıdır.

ABD-Mısır İlişkileri

Yakın dönemdeki ABD-Mısır ilişkilerine baktığımızda, Mısır Cumhurbaşkanı El-Sisi’nin yönetimi altında, 2009’dan bu yana ilk kez Dışişleri Bakanları düzeyinde Mısır-Amerikan diyaloğunun yeniden başlaması, Sisi’nin Washington ziyareti ve Libya’daki duruma ilişkin gelişmeler hakkında görüş alışverişinde bulunulması dikkat çekici gelişmelerdir.ABD, Mısır’ın Libya’daki girişimlerini ve eylemlerini memnuniyetle karşıladı. Başta siyasi ve askeri olmak üzere tüm alanlarda Mısır-ABD ilişkileri gelişmeye başladı. Özellikle Filistin sorunu ve Sudan’da barış olmak üzere tüm bölgesel meselelerin yanı sıra terörizmle mücadelede işbirliği için mutabakat sağlanması iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirdi. ABD, ekonomik çıkarları için yatırımlarını artırma ve geliştirme için de Mısır’ı önemli bir ülke olarak görmektedir.

scaled

Genelkurmay Plan Prensipler Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığındaki Proje Subayı, Şube Müdürü ve Daire Başkanı görevlerimde Türk-ABD ikili ilişkileri konusunda uzun süre çalıştım, Türk-Amerikan Konseyi (ATC), Türk-ABD Yüksek Düzeyli Ortak Savunma Grubu, Karadeniz Güvenliği, Körfez Harbi ve Irak Harekâtı gibi konularda bire bir yüz yüze görüşmelere ve toplantılara katıldım. Genel kanaatim şudur ki; ABD’de Başkanın değişmesi ABD’nin dünya ve dış politikasını değiştirmez. Örneğin ABD’de Başkan kim olursa ve hangi partiden olursa olsun İsrail’in desteklenmesi değişmez bir ilkedir.

Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Kuzey Kore ve İran da yıllardır öncelikli tehdit olarak görüldüğünden bunlara karşı politikaları çok az farklılıklar gösterse de yıllardır aynıdır.ABD’de Yahudi lobileri çok güçlüdür, ABD hükümetleri üzerinde büyük ve etkili bir role sahiptir. İsrail’in bölgedeki tüm Arap ülkeleri tarafından tanınması için ABD bu ülkelerle ilişkilerini geliştirirken zaman zaman baskılarını da artırmaktadır.

Sahil Güvenlik Komutanı olduğum 2008 yılında Mısır Deniz Kuvvetleri Komutanını resmi ziyaretimde, Mısır’ın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi(GKRY) ile yaptığı Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmasında 11.500 kilometrekareliik deniz yetki alanlarının GKRY tarafından gasp edildiğini, anlaşmayı onaylamaksızın Doğu Akdeniz’de en uzun kıyıya sahip olan Türkiye ile yapmaları halinde çok daha kazançlı olacaklarını ayrıntıları ile harita üzerinde açıklamış ve kendisini ikna etmiştim. Sonrasında meydana gelen ve bilinen olumsuz siyasi gelişmeler sonucu Mısır Türkiye’yi açıkça düşman ilan etme cüretini gösterebilmiş, hatta Kıbrıs ve Yunanistan için Türkiye ile savaşabileceğini söyleyebilmiştir. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Mısır’ın diplomatik yollardan yanımıza çekilme imkânının olduğunu değerlendirmekteyim.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de hak ve menfaatlerini koruması ve güvence altına alması için din eksenli politikalar içinde erimekten vazgeçerek; bilgili, deneyimli, becerili ve saygın diplomatlarımızın görüşleri doğrultusunda tamamen karşılıklı çıkarlara dayalı tutarlı ve kararlı bir dış politika izleyerek başta Mısır, İsrail ve Suriye olmak üzere bölge ülkelerini yanına çekmesi, ABD’nin İsrail-Filistin çatışmasına kapsamlı ve kalıcı bir çözüm getirmek istemesi ve bu konuda Türkiye’nin önemli bir arabulucu rol oynayacağını da bilmesi nedeniyle ABD’nin Türkiye’ye karşı tutumunu olumlu etkileyecektir.

Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Fas, Mısır, Ürdün ve Sudan’ın İsrail ile ilişki kurması, Türkiye ile İsrail’in Azerbaycan-Ermenistan çatışmasında işbirliği yaparak Azerbaycan’ı desteklemesi, Aliyev’in girişimleri, Türkiye ve İsrail arasında önemli bir sorun olan Hamas’a destek krizinin de aşılarak ilişkilerin eski günlere döneceğinin işaretleri olmuştur. Bu gelişmeler, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de hak ve menfaatlerini koruması ve güvence altına almasına önemli katkılarda bulunacaktır.

Atmamız gereken adımlar Akdeniz’den kopartılamayacağımızı, denizlerdeki hak ve çıkarlarımızı her türlü bedeli ödemeye hazır olarak koruyacağımızı gösterecek kararlı adımlar olmalıdır. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hedefleri doğrultusunda bölge ülkeleri ile ilişkilerini çıkarları doğrultusunda normalleştirmesi saygınlığını artıracaktır.

  • Yunanistan Başbakanı Miçotakis, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)’nin 3’üncü maddesince İyon Denizi’nde “egemenlik hakları olduğunu” savunarak, ülkesinin İyon Denizi’nde karasularını 6 deniz milinden 12 deniz miline çıkarmayı planladığını belirtmişti. İlgili kararname, geçtiğimiz gün Yunanistan Danıştay Mahkemesi tarafından onaylandı ve İyon Denizi adalarından Mora Yarımadası’nın güney ucunda yer alan Tenaro Burnu’na kadar olan deniz bölgesini kapsıyor. Yunanistan, Adalar Denizi’nde karasularını 12 deniz miline çıkarabilir mi? Bu, Türkiye’nin güvenliği açısından ne gibi olumsuz sonuçlar doğurur?

Yunanistan’ın AB’yi arkasına alarak önce İyon Denizi’nde karasularını 12 deniz miline çıkarıp tepkilere göre ardından Adalar Denizi’nde aynı uygulamaya gitmeyi planladığı yıllardır gündemde tutulan bir konudur. Yunanistan, İyon Denizi’nde kara sularının 6 deniz milinden 12 deniz miline çıkarılmasıyla ilgili kararnameyi 27 Aralık 2020’de, Resmi Gazetede yayımlayarak ilk aşamayı gerçekleştirmiştir.

Türkiye, 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesini “Karasularının 12 deniz miline kadar genişletilebilmesi (Madde 3)”; “Sahilleri karşılıklı olan devletler arasındaki karasularının orta hat kuralı ile sınırlandırılması (Madde 15)” ve “adaların rejimi ile ilgili maddeye (Madde 121)” karşı çıkarak imzalamamıştır. Yunanistan ise sadece bir dolgu olarak kullandığı ve zorlayıcı bir mekanizması olmayan 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine sarılıp Türkiye’nin deniz çıkarlarını yok sayacak oldu-bittilere başvurmaktadır. Türkiye bu konuda “Israrlı İtirazcı (Persistent Objector)” konumunda olduğu için Yunanistan’ın sözleşme maddelerinin herhangi birisini Türkiye’ye karşı dayatması mümkün değildir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 08 Haziran 1995 tarihinde Yunanistan’ın Lozan ile kurulmuş dengeyi bozacak biçimde Ege’deki karasularını bırakın 12 deniz miline 6 deniz milinin ötesine çıkarma kararı aldığı takdirde hayatî menfaatlerimizi muhafaza ve müdafaa için, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine, askerî bakımdan gerekli görülecek olanlar da dâhil olmak üzere, tüm yetkilerin verilmesine karar verdiği ve bu durumun Yunan ve dünya kamuoyuna dostane duygularla duyurulduğu dikkate alındığında Yunanistan böyle bir uygulamaya gidemez.

k

Yunanistan hem geçmişinden ders almalı hem de aklını başına almalı, Batılılar tarafından uydurulan tarihine ve geçmişte olduğu gibi emperyalist güçlere güvenerek onların tetikçisi olmaktan vazgeçmelidir. Yunanistan Adalar Denizi’nde karasularını 12 deniz miline çıkarma gibi çılgın bir uygulamaya giderse bundan en çok zararı Yunan halkı görür. Tüm ikazlara ve diplomatik notalara rağmen gayri askeri statüdeki adalarda uluslararası anlaşmaların hilafına hareket ettiği için kısıtlı egemenlik hakkı da ortadan kalktığından Türkiye’nin bu adalardaki askeri hedeflere yönelik olarak başlatacağı harekât tamamen meşru olacaktır.

Genelkurmay Başkanlığı Yunanistan Şube Müdürü olduğum 1998 yılında istikşafi görüşmeler yapılıyordu. Bu görüşmelerin birinde dünyada Yunanistan’dan başka hiçbir ülkede uygulaması olmayan ve tamamen haklı olduğumuz sözde 10 deniz millik hava sahasını ihlal etmezsek Yunanistan’ın Adalar Denizi’nde karasularını 12 deniz miline çıkarmaktan vazgeçebileceği gibi akla ziyan tekliflerle karşılaştık. Karasularını 12 deniz miline çıkardığı takdirde Yunanistan Adalar Denizi’nin yaklaşık yüzde 72’sini egemenliği altına alacaktır. Türkiye buna asla müsaade etmez.

Türkiye Cumhuriyeti’nin hayati menfaatlerin korunması açısından Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz’de tamamı Yunanistan’dan kaynaklanan sorunların asıl tartışılacağı yer Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) olmalıdır. Dünya barışının öncüsü, stratejik deha Yüce Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün öngördüğü “Yurtta sulh, cihanda sulh” politikası rehberliğinde seviyeli ve seciyeli bir şekilde tartışıldığı ve gerektiğinde gizli oturum yapıldığı sürece bundan kimseye zarar gelmez, aksine yarar gelir.

Atatürk ve Venizelos’un 1930’da uzlaşıya varmasıyla her ikisi de Türk ve Yunan halklarının yapılacak barışçı girişimlerle süre alsa da dostça yaşayabileceklerine inanıyorlardı. Venizelos’un 12 Ocak 1934’te Atatürk’ü Nobel Barış Ödülüne aday göstermesi bunun en güzel örneklerinden birini oluşturmuştur. Barış ve daha iyi bir gelecek tüm insanların olduğu gibi, Türk ve Yunan halklarının da doğal hakkıdır. Türk ve Yunan halklarının, defalarca karşı karşıya gelmesinin doğurduğu acılarla bir daha karşılaşmaması maksadıyla; Lozan dengesi korunmalı, siyasiler gelecek seçimleri değil gelecek nesilleri düşünerek ve Atatürk-Venizelos dostluğunu örnek alarak kardeşliğin ve barışın kalıcı olmasını sağlayacak cesur adımlar atmalı ve herkes üstüne düşen görevi hakkıyla yerine getirmelidir.

Genelkurmay Yunanistan-Kıbrıs Dairesi Başkanlarının ikisi hariç tamamı ve Yunanistan Şube Müdürlerinin ikisi, bu Dairede ve Deniz Kuvvetlerinde bahse konu ada, adacık ve kayalıklar konusunda görev yapan, bizzat Kardak harekâtına katılan ve ülkemizin bağımsızlığını, bölünmez bütünlüğünü korumak için Yüce Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün akıl ve bilim rotasını izleyen emekli ve muvazzaf Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin çok önemli bir kısmının tasfiye edildiği, özgürlüklerinin gasp edildiği ve şehitlerimiz unutulmamalı, benzer durumlara asla müsaade edilmemelidir.

bt

  • EastMed Boru Hattı Projesi, 2025 yılında gerçekleştirilmesi öngörülen Doğu Akdeniz’de keşfedilen ve arama, sondaj faaliyetleri sonucunda keşfedilmesi mümkün hidrokarbon kaynaklarının Avrupa’ya iletilmesi planlanan bir boru hattı projesidir. Türkiye’den izin almaksızın deniz yetki alanından geçmesi planlanan bu projenin uluslararası hukuka aykırı olarak gerçekleştirilmesi Türkiye’ye ne gibi haklar sağlar?

Ocak 2017 sonunda AB Enerji Direktörlüğü öncülüğünde, Güney Kıbrıs, İtalya, Yunanistan ve İsrail Enerji Bakanlarının da katılımı ile Doğu Akdeniz’de EASTMED olarak isimlendirilen bir Boru Hattı Projesi’nin geliştirilmesinin planlandığı uluslararası kamuoyu ile paylaşılmıştır.

Bu çalışmaya göre, Doğu Akdeniz Boru Hattı Projesi:

  • İsrail’in Leviathan sahasından (ve Leviathan’a yakın olan Afrodit sahasından) başlayıp, Kıbrıs adasına da uğradıktan sonra, Girit adası üzerinden Yunanistan’a ulaşacak,
  • Buradan İtalya’ya ya da Bulgaristan piyasalarına ulaşma imkânına kavuşacaktır.
  • Projenin kapasitesi 16 milyar m3/yıl olarak öngörülmüştür.
  • Bu kapsamda: 1.900 km uzunluğunda bir boru hattı inşası öngörülmüştür.

Bu boru hattı için de, iyimser bir tahminle ortalama 6 milyar Avro (7,4 Milyar Dolar) civarında bir yatırım maliyeti hesaplanmışsa da bölgedeki benzer diğer boru hatları ile bir kıyaslama yaparak, genel bir yatırım maliyeti hesaplanırsa toplamda 25 milyar $ civarında bir maliyeti olacaktır. Bu da projenin maliyet-etkin olmayacağından hayata geçme şansının bulunmadığını göstermektedir.

İtalya Dışişleri Bakanı tarafından 18 Ocak 2020 tarihinde yapılan açıklama ile “Doğu Akdeniz gazının ihracı için diğer seçeneklerle mukayese edildiğinde EASTMED boru hattı projesinin kısa ve orta vadede bir seçenek değildir (1)” denmiştir. 

Ayrıca yapılan değerlendirmelerde AB ve Avrupa’nın gaz talebinin 2018-2040 arasında azalması beklendiğinden (2) EastMed projesinin algı oluşturma maksatlı siyasi yönü olma ihtimali yüksektir. Doğu Akdeniz’de çıkarılacak doğal gazın çıkış yolu, isteseler de istemeseler de Türkiye üzerinden olmalıdır. Su altından binlerce km geçiş akıl karı değildir.

Yunanistan ve GKRY Avrupa Birliği’ni arkasına alarak diğer devletlerle de karşı karşıya getirerek Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de Antalya ve İskenderun körfezine hapsetmek, Doğu Akdeniz’in zengin doğal kaynaklarını kendi arzuladıkları ülkelere kullandırmak amacındadırlar. Türkiye ve KKTC böyle bir duruma asla izin vermeyecektir.

Irak petrolü, halen İskenderun’a, Bakü petrolü de Ceyhan’a akmaktadır. Gelişen İskenderun, Mersin ve Ceyhan limanları Türkiye’nin ithalat ve ihracatında önemli bir rol oynamaktadır. Önümüzdeki yıllarda Kafkasya, Orta Asya ve Hazar petrolleri ile doğal gazı, borularla İskenderun körfezine de gelecek ve Güneydoğu Anadolu Projesi ile birlikte yaşanacak üretim patlaması onucu, doğal gaz ve ürünler bu limanlardan dünyaya pazarlanacaktır.

o

  • MİLDEN ve MİLGEM kapsamında Türk savunma sanayii denizcilik alanında da etkisini artırmış, çeşitli başarılara imza atmıştır. Denizcilik kapsamında savunma sanayii alanında gerçekleşen yenilik ve fırsatları nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’nin Denizcilik alanında icra etmiş olduğu savunma sanayii faaliyetleri hangi düzeydedir?

Bugün savunma ihtiyaçlarımızın yaklaşık yüzde 65’i milli olanaklarla karşılanmaktadır. Nihai hedef bu oranı aşamalı olarak %100’e çıkarmak ve hem teknoloji hem de gemi ihraç etmektir. Bu amaçla, dışa bağımlılığı en aza indirmek ve yerli savunma sanayiinin gelişimine katkıda bulunmak gerekmektedir.

İncelendiğinde görüleceği üzere Savunma Sanayi alanından en fazla proje Deniz Kuvvetleri tarafından geliştirilmiştir. Bunda mutlaka önceki statüsüne kavuşturulması gereken Deniz Lisesi ve Deniz Harp Okulunda çok iyi eğitilmiş, geleceği gören Bahriye Subaylarının yetiştirilmesi ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığının 1997 yılında Araştırma Merkezini kurması büyük etkendir. Etkinliğin daha da artırılması için Deniz Kuvvetlerimizdeki mühendis sayısı mevcuda nazaran en az 10 misli artırılmalıdır.

MİLGEM (Milli Gemi):

MİLGEM, 4 adet korvetin son gemisi TCG Kınalıada‘nın da 29 Eylül 2019 tarihinde tamamlanarak donanmaya teslimi sonucu devrim niteliğinde bir başarı olmuştur. Çünkü dünyada bu işi başarabilen ülke sayısı sadece 20’dir. MİLGEM’in, 20 yıl önce gerçekleştirilmesi hayal bile edilemeyen bir proje olduğunu unutmamalıyız.

MİLGEM projesi başlatıldığında belirlediğimiz nihai amaç kendi Deniz Kuvvetlerimiz için milli güce dayalı etkin gemilerin inşasının yanı sıra mutlaka ihraç imkânının da sağlanması idi. Pakistan ile toplam dört adet MİLGEM korveti inşası anlaşmasının ardından Ukrayna ile de 4 adet MİLGEM korveti inşası anlaşmasının imzalanması büyük bir başarıdır. Bu başarıda çok büyük payı olan ve MİLGEM’i hayata geçiren 20’nci Deniz Kuvvetleri Komutanımız merhum Oramiral Özden Örnek’i rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.

Adsız tasarım

Gemi inşa projelerinde ulusal klas, araştırma kuruluşları ve firmalara öncelik tanınmalıdır. Yabancı firmalar kendi bahriyelerine sağladıkları gelişmiş sistemler yerine, ticari tipte cihaz ve sistemleri satmayı tercih ettiklerinden bu sıkıntıyı aşmak üzere Araştırma ve Geliştirme çalışmalarında gelişmiş sistem üretimi hedef alınmalıdır.

MİLDEN (Milli Denizaltı)

Türk Deniz Kuvvetlerinin milli güce dayalı etkin denizaltı gemilerine sahip olması amacıyla; Milli Denizaltı (MİLDEN) Projesi 24 Ekim 2019 tarihinde başlatılmıştır (3). MİLDEN için Milli Savunma Bakanlığı kontrolünde Gölcük Tersanesi Komutanlığında bir Dizayn Proje Ofisi açılmış ve personel görevlendirmeleri yapılmıştır. Bu konuda ana rehberimiz bilim, akıl ve her türlü engele ve baskıya rağmen tamamen Türk mühendis ve işçilerince gerçekleştirilen Milli Gemi (MİLGEM) projesi olmalıdır.

MİLDEN’de, MİLGEM’in yanı sıra uzun süredir yurt içinde inşa edilen denizaltılarımızdan ve halen Gölcük Tersanesi Komutanlığında inşası devam eden 6 adet Reis Sınıfı Yeni Tip Denizaltı projesinden edinilecek tecrübelerden yararlanılacaktır. Gölcük Tersanesi Komutanlığında inşası planlanan Milli Denizaltıların ilkinin 2030’lu yılların ikinci yarısından itibaren hizmete girmesi beklenmektedir. MİLDEN projesinin azami gizlilik içerisinde yürütülmesi elzemdir.

MİLDEN’de kullanılacak uzun menzilli ATMACA isimli milli güdümlü mermi (4) ile AKYA isimli tel güdümlü, uzun menzilli milli torpidonun (5) imalatı gerçekleşmiş, test atışlarında başarı sağlanmıştır. Şimdi de Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB) tarafından 27 Aralık 2020 tarihinde yapılan açıklamaya göre; Sanayii Başkanlığı öncülüğünde Deniz Kuvvetleri Komutanlığının hafif sınıf torpido ihtiyacını karşılamak için “ORKA Projesi” başlatılmıştır. Düzenlenen protokol Savunma Sanayii Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, ROKETSAN ve ASELSAN temsilcileri tarafından imzalanmıştır. Projeyle, Deniz Kuvvetleri Komutanlığının envanterinde bulunan ve envanterine alınabilecek suüstü platformları ile Deniz-Hava araçlarından denizaltılara karşı kullanılacak ORKA torpido silah sistemi geliştirilecektir.

Seksenli yıllarda Deniz Harp Akademisinde öğrenci subay iken ısrarla önerdiğim nükleer tahrik sistemli (nükleer silahlı değil) denizaltılara sahip olma fikrimde ısrarlıyım. Bu sayede Türk Deniz Kuvvetleri en son teknolojik gelişmeleri ülkemize yansıtmadaki öncü rolünü hem sivil sektörde hem de Silahlı Kuvvetlerimizde nükleer teknolojinin kullanılması için de sürdürmelidir.

lı

  • Yunanistan Genelkurmay Başkanı Konstantinos Floros, Yunanistan’ın yeni silahlanma programı çerçevesinde Adalar Denizi’nde Türkiye’ye yakın adalarda (Saruhan Adaları) olan askeri birliklere “yeni askeri personel ve silah gücü ilave edileceğini, adalardaki birliklerin güçlendirileceğini” bildirdi. Bu durumda, Türkiye nasıl bir yol haritası izleyebilir? Yunanistan, Adalar Denizi’nde sıcak bir çatışmaya mı hazırlanıyor?

Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde uyuşmazlıkların çözümünü etkileyen faktörlerin başında iki ülke siyasileri arasındaki güven eksikliği ve sorunların ulusal dava olarak algılanmasıdır. Bugüne kadar sorunların nedenleri tartışılarak çözüm aranması yerine karşılıklı suçlamalarla sadece sorunlar konuşulmuştur. Yunan hükümetleri her zaman Türk düşmanlığından beslenmektedir. Her yeni Yunan Dışişleri, Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı “Bizi küçümseyenler büyük bir hata yapıyor. Bizi hafife alan herkesi ezmeye hazırız”; “Kim Yunan topraklarına saldırırsa, önce yakacağız, sonra gidip kim olduğunu göreceğiz” benzeri hamasi Türk düşmanlığı söylemlerine başlarlar.

Tarihi gerçekleri hatırlamak gerekirse; Adalar Denizi adaları, Osmanlı Devletinin egemenliği öncesi Venedik, Ceneviz gibi denizci prensliklerin elinde idi ve sonradan tamamı Osmanlı Devleti egemenliğine geçmişti. Lozan’ın 12’nci maddesi ile Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan Adaları üzerindeki Türkiye hâkimiyeti teyit edilmiştir. Lozan ile Yunanistan’a; Limni, Semadirek, Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya adaları ismen sayılarak; Taşoz, Bozbaba ve İpsara adaları ise ismen sayılmış olmamalarına rağmen, 15 Şubat 1914’te Yunan işgali altında olmaları nedeniyle (6) devredilmiştir. Bu bölgede egemenliği Yunanistan’a devredilen başka bir ada, adacık ve kayalık yoktur.

Lozan’ın 15’inci maddesi (7) ile Menteşe Adaları bölgesinde ismen sayılan 13 ada ile bu adalara tabi adacıklar ve Doğu Akdeniz’deki Meis Adası İtalya’ya devredilmiştir (8). Lozan’ın 16’ncı maddesi (9) ile de Türkiye, devrettiği bu adaların geleceği konusunda söz hakkına sahip olacağını saklı tutmuştur. Meis adasını çevreleyen adacık, kayalıklar ile Bodrum açıklarındaki Kara Ada üzerindeki egemenlik hakları uyuşmazlığı 04 Ocak 1932 tarihinde Türkiye ve İtalya tarafından imzalanan ve her iki ülke Parlamentolarında onaylanan bir Sözleşme ile giderilmiştir (10). Demek ki Lozan bu uygulamaya bir engel sayılmamıştır.

Yunanistan, onaylanmamış 28 Aralık 1932 toplantı tutanağının 1947 Paris Antlaşmasında referans yapılmasını istemişse de bu istek Sovyet Rusya tarafından reddedildiğinden kabul edilmemiştir. Türkiye’nin davet edilmediği için katılmadığı ve taraf olmadığı II. Dünya Savaşını bitiren 1947 Paris Barış Antlaşması ile Güney Adalar Denizi’ndeki Meis dâhil ismen sayılmış 14 ada ve bitişik adacıklar mağlup İtalya’dan Yunanistan’a devredilmiştir (11). Bahse konu anlaşmalar gereği; mezkûr adalarda hiçbir deniz üssü, hiçbir istihkam tesis ve inşa edilmeyecektir. İç güvenlik mülahazasıyla sınırlı sayıda polis ve jandarma kuvveti gayri askerî statünün dışında tutulmuştur.

Gayri askeri statüdeki bu adalar askerî amaçlarla kullanmaması kaydıyla Yunanistan’a devredilmiştir. Gayri askeri statü Yunanistan tarafından yıllardır ihlal edilmektedir. Yunanistan’a anlaşmalarla gayri askeri statüde bulundurulması şartıyla devredilen adalarda Türkiye tarafından askeri tedbirlere başvurulmasını hukuken haklı kılacak ve bu adalardaki şartlı Yunan egemenliğini de ortadan kaldıracak Yunan ihlalleri Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, NATO ile uygun uluslararası ortamlarda ve ikili resmi görüşmelerde gündeme getirilmelidir. Yunanistan bizi sıcak bir çatışmaya sürüklemeye çalışsa da bu tip beyanlar ve tahrikler dünya silah tacirlerinin ve dolayısıyla emperyalistlerin çıkarlarına hizmet eder.

75 2

Yunanistan barış istiyorsa Doğu Akdeniz’deki gayrimeşru iddialarından vazgeçmeli, Ege’de kendinden kaynaklı sorunları ön şartsız müzakere etmeyi ve Ege’de ortaklaşa araştırma yaparak bulunduğu taktirde bunun iki ülke halkının istifadesine sunulmasını ciddiyetle değerlendirmelidir.

Türkiye’nin güvenlik ve refahı, vazgeçilmez bir şekilde çevrelendiği denizlerle iç içedir. Bulunduğu yarımada coğrafyası ile Türkiye deniz ülkesidir. Bu coğrafyada refah ve güven içinde yaşamak için denizlere yönelmek ve denizci devlet olmak gerekir. Yüce Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Hamidiye Kruvazörü ile Karadeniz seyrinde subaylara dediği gibi; “Donanmasız Anadolu olmaz. Donanmadan yana kuvvetli olmak Türkiye’nin savunması için şarttır. Donanmamız izlediğimiz politikanın da en kuvvetli desteği olacaktır.” Türkiye’nin gelecek nesilleri tükenmez bir servet ve kuvvet membaı olan Mavi Vatan’a bugünkünden daha fazla ihtiyaç duyacak ve bağımlı olacaktır.

  • 10-11 Aralık’ta gerçekleştirilen AB Liderler Zirvesi ile AB’nin, ‘üyelik dayanışması’ örtüsü altında, Kıbrıs Türk halkı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin haklarını hiçe sayarak, GKRY ve Yunanistan’a karşılıksız destek verdi. Aynı zamanda AB içinde bulunan bazı devletler de (İtalya, İspanya, Almanya, Bulgaristan, Macaristan, Malta) Türkiye’ye yönelik sert yaptırımları veto etti. Bu kapsamda Avrupa Birliği, Doğu Akdeniz’deki taraflı tutumuna devam ederek nasıl bir politika amaçlamaktadır? Doğu Akdeniz bağlamında Türkiye-AB ilişkileri önümüzdeki dönem nasıl şekillenir?

Başta düzensiz göç tehdidi olmak üzere ve AB üyesi ülkelerin çıkarları Türkiye’nin Avrupa güvenliği konusundaki önemini artırmıştır. Ekonomik çıkarlar kapsamında Türkiye-AB ticaret ilişkilerine baktığımızda; hem ithalat hem de ihracatta yıllardır ilk sırayı Almanya almaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu Ekim 2020 rakamlarına göre Almanya’dan yapılan ithalat 2 milyar 256 milyon dolar olurken, Almanya’ya yapılan ihracat 1 milyar 620 milyon dolar olmuştur. Bu dönemde Fransa’dan yapılan ithalat ise 1 milyar 58 milyon dolardır (12).

Almanya, Türkiye’ye yapılan doğrudan yabancı yatırımlarda da lider konumdadır. Şu anda Türkiye’de Alman sermaye ortaklığında 7.250’nin üzerinde Türk ve Alman şirketi bulunmaktadır (13). 2020 yılı Ocak ayı itibariyle ülkemizde 7.853 Alman sermayeli firma faaliyette bulunmaktadır. Türkiye’deki yabancı sermayeli firma sayısı bakımından da Almanya ilk sırada yer almaktadır.  T.C. Merkez Bankası verilerine göre Almanya ülkemize, 2002-2019 döneminde 9 milyar 905 milyon Dolar uluslararası doğrudan yatırım yapmıştır.

Almanya’daki Türk işletmelerinin sayısı ise 80 bin civarındadır. Söz konusu işletmeler, 52 milyar Dolar’dan fazla ciro yaratmakta ve yaklaşık 500 bin kişiye istihdam imkânı sağlamaktadır (14). Ülkemizde 1.524 adet Fransa sermayeli şirket faaliyet göstermektedir (15).

Konu kapsamında değinmek istediğim bir husus da; Avrupa Parlamentosu üyesi toplam 53 Alman ve Yunan milletvekilinin 10-11 Aralık 2020’de yapılan AB zirvesi öncesi Almanya Başbakanı Angela Merkel’e hitaben yazdıkları bir mektupla, Türkiye’nin tehditlerinin endişe verici boyuta geldiği belirtilerek, Almanya patenti ile Türkiye’de inşa edilen denizaltıların bileşenlerinin ve yedek parçalarının ihracatının yanı sıra ilgili tüm bakım faaliyetlerini derhal askıya alınması çağrısıdır.

nn scaled

Bu denizaltılarımızla ilgili sözleşmeler birden fazlı farklı işle uğraşan ve merkezi Almanya’da bulunan, bünyesinde dünya çapında 670 şirketi bulunduran çok uluslu holding olan ThyssenKrupp AG ile yapılmıştır. Devlet-Firma garantisi ile inşa edilen bu tip projeler uluslararası garantiye sahiptir. Bu nedenle bahse konu firma siyasi gerginliklerden etkilenerek sözleşmelerdeki yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınmayacaktır. Gerek güvenlik endişeleri ve gerekse ekonomik çıkarları dikkate alındığında AB liderler zirvesinde Yunanistan’a elma şekeri vermek için sert yaptırımlar gündeme getirilse de bunların uygulanması mümkün değildir.

Avrupa Birliği son zamanlarda Türkiye’yi öngörülemeyen müttefik olarak tanımlamakta ve neredeyse Türkiye’yi tehdit olarak görmektedir. Türkiye meşru hak ve çıkarlarını korumakta kararlı oldukça da AB üzerimize yönelik baskılarını artırmaktadır. Türkiye bu tehditlere karşı tahriklere kapılmamalı, asla taviz vermemeli ve geri adım atmamalıdır. Türkiye’nin AB üyeliği her iki taraf için de hem dış hem de iç politikada kullanılan tam bir siyasi aldatmacadır. AB, Türkiye’nin kıta sahanlığını tanımamıştır. Bunun hiçbir hukuki değeri ve önemi yoktur. Çünkü AB’nin Doğu Akdeniz’de kıyısı yoktur ve bundan bahsedebilecek kimliği de yoktur.

Doğu Akdeniz ile ilgili olarak Kıbrıs konusundaki düşüncelerime gelince Kıbrıs’ta mezalim Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin 37 yıl önce ilan edildiği 15 Kasım 1983’te sona erdirilmiş, sorun çözülmüştür. Bize ve Kıbrıs Türk halkına düşen görev, bu devleti yaşatmaktır. Artık çözümden ve çözüme yönelik müzakerelerden bahsetmek Kıbrıs’ın kaybı demektir. Türkiye, hem kendi hem de KKTC’nin güvenliği ve çıkarları açısından KKTC’nin bağımsızlığından ve garantörlüğünden asla vazgeçmeyeceğini dünyaya ilan etmelidir.

k

26. Güney Deniz Saha Komutanı ve 11. Sahil Güvenlik Komutanı E. Koramiral Can Erenoğlu

Kaynakça

(1) https://www.timesofisrael.com/italys-foreign-minister-expresses-doubts-over-feasibility-of-eastmed-pipeline/

(2) Necdet Pamir, Enerji Uzmanı 02 Ekim 2020 sunumu

(3) https://www.savunmasanayist.com/milden-projesi-resmen-baslatildi/

(4) https://www.trthaber.com/haber/turkiye/atmaca-fuzesinin-yeni-test-atisi-basariyla-gerceklesti-432721.html

(5) https://haber.aero/gundem/akya-fuzesi-testlerini-basariyla-tamamladi/

(6) 12. Maddenin ayrılmaz bir parçası olan Altı Büyük Devlet Kararı gereğince.

(7)Madde 15—Türkiye aşağıda sayılan Adalar üzerindeki tüm hak ve senetlerinden İtalya yararına vazgeçer: Bugün İtalya’nın işgali altında bulunan Astampalya (Astropalia), Kodoş (Rhodes), Kalki (Calki), Skarpanto, Kazos (Casso), Piskopis (Tilos), Misiros (Misyros), Kalimnos (Kalymnos), Lcros, Patmos, Lipsos (Lipso), Sombeki (Simi) ve Istanköy (Koş) Adaları ile bunlara bağlı olan adacıklar ve Meis (Castellorizo) Adası (2 numaralı haritaya bakılması).

(8) Daha sonra 04 Ocak 1932 Sözleşmesi ile bunun teyidi yapılacaktır.

(9) Madde 16— Türkiye işbu Andlaşmada belirlenen sınırları dışındaki tüm topraklar ile bu topraklardan olup gene bu Andlaşma ile üzerinde kendi egemenlik hakkı tanınmış bulunanlar dışındaki Adalarda -ki bu toprak ve Adaların geleceği ilgililerce saptanmış ya da saptanacaktır- her ne nitelikte olursa olsun, sahip olduğu tüm hak ve senetlerden vazgeçtiğini açıklar. İşbu Maddenin hükümleri komşuluk nedeniyle Türkiye ile ortak sınırı bulunan ülkeler arasında kararlaştırılmış ya da kararlaştırılacak olan özel hükümleri bozmaz.

(10) BM Andlaşması 110/1 maddesi uyarınca Andlaşmalar devletlerin Anayasalarına göre onaylanmaktadır ve yürürlükteki1924 Anayasasına (Madde 24) göre buna yetkili tek organ TBMM’dir.

(11) Gayri askeri durumda olmaları şartıyla.

(12) https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Dis-Ticaret-Istatistikleri-Ekim-2020-33858

(13) https://tuerkei.diplo.de/tr-tr/themen/wirtschaft/-/1798700

(14) http://www.mfa.gov.tr/almanya-ekonomisi.tr.mfa

(15) http://www.mfa.gov.tr/fransa-ekonomisi.tr.mfa

Yunanistan’ın Karasularını 12 Mile Genişletmesi Hukuken Mümkün Mü ?

0

Adalar Denizi’nde, Türkiye ve Yunanistan arasındaki bir diğer uyuşmazlık konusu karasuları meselesidir. Yunanistan, tek taraflı olarak hukuksuzca karasularını 6 milden 12 mile çıkarma gayreti içerisindedir. Yunanistan, dönem dönem bu konuda Türkiye’nin nabzını yoklayarak, gerilime sebep olmaktadır.

Yunanistan, 1936’da Adalar Denizi’ndeki karasularını 6 mile çıkararak ve 1952’den itibaren gayri askeri statüsü bulunan adaları silahlandırarak ve askerileştirerek Lozan Barış Antlaşması’nı ihlal etmiştir.

Lozan Barış Antlaşması ve 3 Mil Kararı

Lozan Barış Antlaşması’nın 6’ncı ve 12’nci maddesine göre, Türkiye ve Yunanistan arasında Adalar Denizi’nde karasuları genişliği 3 mil olarak belirlenmiştir. Yunanistan, 17 Eylül 1936’da tek taraflı olarak karasularını 6 mile çıkarmıştır. Bu durumda Yunanistan, Adalar Denizi’nin açık deniz alanının yaklaşık %25’lik kısmını egemenlik altına almıştır. Türkiye ise, 1964’te Adalar Denizi’ndeki karasularının 6 mil olduğunu ilan etmiştir.

dd 2

6 Mil ve 12 Mil Arasındaki Deniz Alanı ve Karasuları Farkı

6 mil karasuları uygulamalarına göre; Adalar Denizi’nin yaklaşık %7,4’i Türk, %39,2’si Yunan, %5’i EGAYDAAK ve %48,4’ü de açık deniz alanlarını oluşturmaktadır.

12 mil karasuları uygulamalarına göre; EGAYDAAK’lar hariç, açık deniz alanları %20’ye inecek, Türkiye’nin karasuları kaplama oranı %8,7’ye ve Yunanistan karasuları kaplama oranı ise %62’ye çıkacaktır. Adalar Denizi’nin doğusunda ise (Doğu Ege); Türk karasuları %17, Yunan karasuları %60 artacaktır. Açık deniz alanları ise %64 azalarak, %9’a düşecektir. Böylece Adalar Denizi, Yunan iç denizine dönüşecektir.

Adalar Denizi kıta sahanlığının ve MEB’sinin %90’ı Yunanistan’a ait olacak. Türkiye’nin; doğal kaynakların çıkarılması/işletilmesi, balıkçılık ve turizm alanındaki faaliyetleri büyük ölçüde kısıtlanacaktır. Deniz Kuvvetleri’nin tatbikat ve hareket kabiliyeti kısıtlanacaktır.

Açık deniz alanlarının azalması nedeniyle, eğitim imkan ve kabiliyeti ciddi derecede zafiyete uğrayacaktır. Yunanistan, hava sahası (FIR) dahil olmak üzere tüm sorunları bütünü ile kendi lehine hallederek Adalar Denizi’nde mutlak hakimiyet tesis edecektir.

d 4

1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS) ve 12 Mil Kararı

15 Mayıs 1964 tarihinde çıkarılan ‘Karasuları Kanunu’na göre, Türkiye’nin Adalar Denizi’ndeki karasuları genişliği 6 deniz milidir. Türkiye, BMDHS’ne taraf değildir. Bu durum Türkiye açısından avantajdır. Yunanistan, 1982 BMDHS’ne atıfta bulunarak, karasularını 12 mile çıkartmak istemektedir. 1982  BMDHS’nin 3’üncü, 123’üncü ve 300’üncü maddeleri gereğince, Yunanistan tek taraflı olarak karasularını 12 mile genişletemez.

BMDHS’nin 3’üncü maddesi gereği; devletlere 12 mil karasuyu genişletme hakkı tanırken, karasularının genişliğini mutlak şekilde 12 mil olarak dikte etmemekte, hüküm, kendi içinde karasularının 12 mikden az olması gereken hallerin de varlığını ortaya koymaktadır. 1982 BMDHS’nin

BMDHS’nin 123’üncü maddesi gereği; yarı kapalı bir deniz statüsünde olan Ege Denizi için de genel kuralların işletilemeyeceğini dikte etmektedir.

BMDHS’nin 300’üncü maddesi gereği; ‘taraf devletler iş bu sözleşme hükümleri uyarınca üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyetle yerine getirmeli ve iş bu sözleşmede tanınan hakları, yetkileri ve serbestileri hakkın kötüye kullanılmasını oluşturmayacak biçimde kullanmalıdırlar’ hükmü belirtilmektedir.

Karasuları iki kıyıdaşın bulunduğu denizde tek başına genişletilemez. 1951 İngiltere-Norveç ve 1974 İngiltere-İzlanda Balıkçılık Davaları buna bir örnektir.

e32

Türkiye, Yunanistan’ın Adalar Denizi’nde karasularını 6 Mil’in Üzerine Çıkarma Taleplerine Yönelik Ne Dedi ?

TBMM, Yunanistan’ın karasularını 6 milin üzerine çıkarması üzerine 8 Haziran 1995’te bir açıklama yaparak uluslararası hukuktan kaynaklanan hak ve menfaatlerini korumak için her türlü tedbiri alacağını uluslararası kamuoyuna beyan etmiştir.

Karasuları Konusunda Yunanistan’ın Talepleri’ne Ne Teklif Edilebilir ?

Yunanistan’ın hukuksuz taleplerine yönelik bir teklif sunan Müstafi Tümamiral Doç. Dr. Cihat YAYCI, “Lozan Antlaşması kapsamında ‘WW’ye dönülerek her iki ülke için de Ege’de 3 millik karasuları genişliğinin uygulanmasının teklif edilmesi uygun olacaktır. ” değerlendirmesinde bulunmuştur.

Türkiye, 8 Haziran 1995’te aldığı bir kararla, Yunanistan’ın 31 Mayıs 1995’te aldığı karasularını 6 milden 12 mile çıkarma kararını uygulaması durumunda bunu casus belli sayacağını ilan etmişti.

jy

Yararlanılan Kaynak:

Cihat YAYCI/Yunanistan Talepleri & Soru Ve Cevaplarla

“Türkiye Teyakkuzda Olmalıdır“ | Doç. Dr. Cihat Yaycı

0
BAU DEGS Başkanı Doç. Dr. Cihat Yaycı, Yunanistan’ın İyonya Denizi’nde karasularını 12 mile çıkarmasıyla ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu. Doç. Dr. Cihat Yaycı, “Türkiye Teyakkuzda Olmalıdır“ dedi.
Doç. Dr. Cihat Yaycı, Yunanistan’ın İyonya Denizi’nde karasularını 12 mile çıkarma planının arkasında Adalar Denizi olduğunu belirterek, Yunanistan’ın bu planını aşama aşama ilerlettiğini söyledi.
Yunanistan Başbakanı Miçotakis, Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 3’üncü maddesince İyon Denizi’nde “egemenlik hakları olduğunu” savunarak, ülkesinin İyon Denizi’nde karasularını 6 deniz milinden 12 deniz miline çıkarmayı planladığını belirtmişti. İlgili kararname, Yunanistan Danıştay Mahkemesi tarafından onaylandı. Yunanistan, İyon Denizi adalarından Mora Yarımadası’nın güney ucunda yer alan Tenaro Burnu’na kadar karasularını 12 mile çıkardı.

p

Doç. Dr. Cihat Yaycı’nın çarpıcı açıklamaları şu şekilde;

Yunanistan’ın karasularını önce İyon Denizi’nde 12 mile çıkarması Türkiye için son derece ciddi bir meseledir, çünkü bu planın ilk aşamasıdır. Sonraki aşamada Adalar Denizi’nde bulunan Büyük Çuha, Küçük Çuha ve Girit hattının karasularında 12 mil ilan edecektir. Bu da Adalar Denizi’nde 12 mil uygulaması olacaktır.

Sürecin bir sonraki aşamasında, Türkiye’ye adaların Doğu Akdeniz’de olduğu bahane edilerek kabul ettirilmeye çalışılacaktır. Halbuki, Türkiye’nin 3 Aralık 2010 yılında Uluslararası Hidrografi Organizasyonu’na (IHO) deklare ettiği ve aşağıdaki haritada gösterildiği üzere; Doğu Akdeniz ve Adalar Denizi ayrımı ‘Büyük Çuha, Küçük Çuha, Girit, Kaşot, Kerpe, Rodos adalarının Akdeniz’e bakan uçlarından Akyar Burnu’na ulaşacak şekilde oluşturulan hattır. Bu adalar, Adalar Denizi’ndedir. Yunanistan’ın görüşü de böyledir.

63

Yani bu adaların karasularının 12 mile çıkarılması, Adalar Denizinde Yunan karasularının 12 mile çıkarılması anlamına gelir ve “Casus Belli” (savaş sebebi) olur. Bu, Türkiye için asla kabul edilemez bir durumdur. Ülkemiz teyakkuzda olmalıdır. Türkiye’nin milli menfaatlerine son derece aykırı olan bu noktaya gelmeden önce, henüz ilk aşamadayken ülkemiz ve halkımız büyük riskin farkına varmalı, yeterince sesli şekilde, milli bir duruşla tepki göstermelidir.

“Karşımızda Militan, Maksimalist ve İrrasyonal Bir Ülke Vardır“ | Cem Gürdeniz

0
E. Amiral Cem Gürdeniz bugün katıldığı bir televizyon programında dikkat çekici açıklamalarda bulundu. Amiral Cem Gürdeniz, Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik tutum ve davranışlarına değinerek, “Dışişlerine tavsiyemiz, Yunanistan’ın rasyonel bir aktör olarak görülmemesidir. Karşımızda militan, maksimalist, irrasyonal bir ülke vardır.“ dedi.
Gürdeniz, Türkiye’nin diyalogdan yana adımlarına karşı Yunanistan’ın ısrarla istikrarı bozduğunu belirtti. Dışişleri’nin, Yunanistan’ı rasyonel bir aktör olarak görmemesi gerektiğini vurguladı.
Amiral Cem Gürdeniz’in dikkat çeken açıklamaları şöyle;

Yunanistan, Türkiye ile ilişkiler ne zaman bozulsa İyon Denizi’nde 12 mil kararını gündeme getirirdi. Nitekim bunu gerçekleştirdiler. İyon Denizi, Türkiye için hayati jeopolitik çıkarların olduğu alan değildir. Ancak, bu alandaki uygulamayı Girit veya Adalar (Ege) Denizi’ne uygulamaya kalktıkları takdirde, bunun sonuçlarına katlanacaklarını Türkiye 1995 yılından bu yana her ortamda deklare ediyor. Karar onlarındır.

Türkiye’nin, Yunanistan’ın sözde hak iddia ettiği bölgelerde bir faaliyet planlamaması gibi iyi niyet gösterilerinin olduğu bir ortamda, Yunanistan’ın bu kararı bölgedeki barış ve istikrarı gibi zedelediği, Türkiye’yi ısrarla kışkırttığının da ispatıdır. Yunanistan, Türkiye ile ilişkileri kurabilecek bir tutum içinde değildir. Türkiye ile kriz, Yunan hükümetini iç sorunlardan uzaklaştırmakta, popülist bir yaklaşımla ekonomik olarak acılar çeken Yunan halkını oyalamaktadır.

Benzer şekilde Türkiye mağduriyeti üzerinden de ABD ve AB’nin yakın ilgi ve desteğini zerine çekmektedir. Kısaca, Yunanistan hem mağdur söylemine bulunmakta, diğer taraftan maksimalist iddialarından bir adım bile geri adım atmamaktadır. Dışişlerine tavsiyemiz, Yunanistan’ın rasyonel bir aktör olarak görülmemesidir. Karşımızda militan, maksimalist, irrasyonal bir ülke vardır.

EqBYT5kXMAALkAK

Editör: İlknur Savun

Kıbrıs, Mısır ve İsrail İle İlişkiler, Yunanistan’ın Stratejisi [Röportaj]

0
E. Koramiral Kadir Sağdıç, Kıbrıs bağlamında yeni dönem Türkiye-ABD ilişkileri ve ABD’nin bölgedeki hedefleri, Doğu Akdeniz’de Yunanistan’ın maksimalist tutumları, Mısır ve İsrail ilişkileri, AB Zirvesi ve Türkiye’nin denizcilik alanında savunma sanayii üzerine Doğu Akdeniz Politik’e detaylı açıklamalarda bulundu.
E. Koramiral Kadir Sağdıç, Çok kutuplu yeni dönemde gerek Türkiye kendi gücünü, gerekse ‘Güç Merkezi Kutuplar’ Türkiye’nin gücünü daha iyi fark etmiş durumdadırlar.değerlendirmesinde bulundu.
  • ABD’nin yeni Başkanı Joe Biden, senatörlüğü döneminde uzun yıllar Türkiye’nin Kıbrıs politikasını sert dille eleştirirken, uzun yıllar boyunca Türkiye’ye Kıbrıs’tan çekilme çağrısı yaptı.  Joe Biden ABD Senatosuna girdiği 1973 yılından itibaren Temsilciler Meclisi ve Senato’da Yunan lobisinin içinde de yer aldı. Kıbrıs bağlamında Türkiye ve ABD ilişkileri ne yönde ilerleyebilir ?

ABD ile ilişkilerimiz günümüz konjonktüründe maalesef iyi gitmiyor. Aslında bakarsanız, bir dönem hariç ABD ile ilişkilerimiz pek de iyi olmadığı görülür, o dönem de Soğuk Harp dönemidir. Birinci Dünya Harbi yıllarında ABD Başkanı Wilson’ın kendi adıyla anılan mikro milliyetçiği öngören “Doktrininin” hedefi bizi parçalamaktı.  Zaten ulus devletlere parçalanmış olan Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu’da kalan son topraklarını da Türkleri yok sayarak, Rum, Ermeni, Musevi ve Kürt asıllı insanlarımızı başta azınlık okulları üzerinden provoke ederek bizi bir anlamda yok etmekti. 1920 Sevr Antlaşması girişimi de bunun belgesi oldu.  Türklere sadece Anadolu’nun kıraç topraklarının bir kısmı ile Karadeniz’in bir kısmını reva görüyorlardı. 

Ulu önder Atatürk sayesinde yüce Türk Ulusunun emperyalizme karşı mücadele azmi harekete geçirilerek bağımsızlığımızı yeniden sağlamış ve bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olduk. İkinci Dünya Harbi yıllarını dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün aktif tarafsızlık siyaseti sayesinde harbe girmeden geçirdik ve bir yıkım tehlikesinden kurtulduk. Yalta Konferansı’ndan sonra Almanya, Berlin merkezinden itibaren Doğu ve Batı Almanya olarak bölündü, SSCB Doğu Avrupa’ya bir kâbus gibi çöktü.  Biz de İngiltere’nin yine azizliğine uğradık, bir nevi harbe girmeme faturası şeklinde, Rodos ve Oniki Ada’yı Paris Antlaşması’na sessiz kalarak Yunanistan’a hediye ettik.  Diyet bununla kalmadı, SSCB Lideri Stalin ayrıca Doğu Anadolu ve Türk Boğazlarından talepte bulundu.

8

İşte o günkü koşullarda ABD’nin 1946 Marshall Yardım Planı ile Türkiye ve Yunanistan’ı SSCB yayılmacılığına karşı korumak görünümünde, ama aslında daha kapsamlı olan Spykman’ın Kenar Kuşak Teorisinde rol verdiği “Kuşatma (Containment)” konseptinde başat rol aldık. Bu dönem liderliğini ABD’nin yaptığı “Batı” Bloğu ile yakınlaşma sürecine girmiştik.  Bu yakınlaşma, Kore Savaşı’na katıldıktan sonra müttefik ilişkisine dönüştü ve 1952’de NATO’ya girmemizle sonuçlandı.  Müttefik ilişkileri bazı durumlar dışında yarım asır süren Soğuk Harp boyunca dayanışma ruhu ve ‘Kazan-Kazan’ anlayışında sürdürülebildi. Bu iyi durumda bile 1962 Küba-Türkiye Füzeler Krizi ile 1963/1964, 1967 ve 1974 Kıbrıs krizleri yaşandı. Özellikle ABD ile 1964 Jhonson Mektubu ve Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası 1975 silah ambargosu kararları siyasi ilişkilerde karşılıklı güveni ciddi olarak sarsan kilometre taşları oldular.

1990’ların başında Soğuk Harp sona erdi, Varşova Paktı çözüldü ve SSCB bağımsız devletlere ayrıştı. Sonrasında ABD ve Batı ile ilişkilerimiz yavaş yavaş yeniden tarihi çıkar çatışması paternine oturmaya başladı.  ABD ile ilişkilerimiz özellikle G.W. Bush’un başkanlığı sırasında büyük darbe yedi.  İkinci Irak Harekatı çerçevesinde TBMM’nin tezkereye olumsuz oy vermesini bahane ederek yapılan “çuval” hadisesinden sonra ilişkilerimizde geri dönülmez bir kırılma daha yaşandı. Bu gelişmeler kapsamında ABD dış siyasetinin gittikçe Musevi/İsrail odaklı bir Ortadoğu Siyaseti gütmekte olduğu dikkat çekti.  Türkiye-ABD ilişkilerinde Rum ve Ermeni lobilerine karşı kısmen bir denge unsuru olan Yahudi Lobisi, bizim de kısmen hatalı siyasetimiz sonucu son yıllarda gittikçe Türkiye karşıtı bir tutum içine girdi.

Nihayet, tarih boyunca Türklere karşı Büyük Güçler tarafından sürekli istismar edilen etnik kare as, Ermeni/Rum(Yunanistan-GKRY)/Kürt(PKK-PYD)/Yahudi kartları yeniden masaya sürüldü.  Hatırlayalım, bu etnisitelerin hiç birisi Türklere karşı kazandıkları bir savaş ya da self determinasyon mücadelesi ile devletlerini kurmadılar.  hep büyük devletlerin ve haçlıların, Osmanlı Devleti ile savaşlarından sonra kucaklarında hediye bir devlet buldular. Gelmek istediğim nokta, Trump’tan sonra Biden gibi, ABD Başkanlarının tarihin akışında sınırlı etkileri oluyor, asıl etken jeopolitik gelişmeler ve devlerin güç mücadeleleri.  Bu gelişmeler I. ve II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş Dönemi, sonrasındaki 20 yıllık tek kutuplu (ABD) dönem idi, şimdi de Çin ile birlikte içine girmekte olduğumuz Çok kutuplu yeni dönem oluşuyor.

Trump pragmatist idi, ABD bürokrasisi ve “derin devleti” yerine kendi derin ilişkilerine göre hareket etti.  Biden ise eski okulun, bürokratik ABD derin devletinin (CFR, CIA, PENTAGON, LOBİLER) öğrencisi. ABD derin devletinin bölgemize yönelik davranımlarını Büyük Ortadoğu Projesi, FETÖ vb. iyi biliyoruz.  Ama çok yeni ve güçlü bir oyuncu var, Çin…  Gittikçe ekonomik oyundan sıçrayıp jeopolitik alanda sahne almaya başlıyor.  Batı Kulübü (ABD ve AB) Türkiye ilgili değerlendirmelerini iki kere gözden geçirmek durumundalar.  Sorunuzun öznesi, Biden özelinde, Türkiye-ABD ilişkilerinde Kıbrıs sadece bir konu ve dar kalır, Biden yönetimi ilişkilerimizi Doğu Akdeniz, Karadeniz, Kafkasya, Orta Asya dahil, çok daha küresel perspektifte ele almak zorundadır.

Bana göre yeni dönem daha riskli değil, sanılanın aksine son yıllarda Türkiye için en zor dönem (Tek Kutuplu Dönem) idi.  Ambargolar (KKTC’ye yapılanlar dahil), çuval, FETÖ ve Kumpaslar, 15 Temmuz Darbe Girişimi…  Bunların içte ve ABD başta olmak üzere dıştaki failleri biliniyor, o dönem çok kötü miraslarıyla artık geride kaldı…  Çok kutuplu yeni dönemde gerek Türkiye kendi gücünü, gerekse “Güç Merkezi Kutuplar” Türkiye’nin gücünü daha iyi fark etmiş durumdadırlar.  Bu yeni durumun istikrar kazanması birkaç yıl daha sürecektir, ama TBMM üzerinden ulusal mutabakat sağlanabilirse Türkiye, Dünya sahnesinde yeni süreçte daha da güçlenerek yerini alacaktır.

h6

  • Yunanistan’ın, Doğu Akdeniz’e kıyısı bulunmamasına rağmen maksimalist tutumlarını devam ettirmektedir. Bu kapsamda Yunanistan, bölge ülkelerini de yanına çekmeye çalışarak bölgede Türkiye karşıtı politikalar izlemektedir. Yunanistan, Doğu Akdeniz’de ne amaçlamaktadır?

Aslında vereceğim cevap sorunuzun içinde iki olgu olarak yer alıyor.

Birincisi, haklısınız Yunanistan aslında Doğu Akdeniz ülkesi bile değil. Ama, AB süreci içinde Türkiye uyutulurken, Sevılla Üniversite’sine çizdirilen bir kâğıt parçasında 2003 yılından itibaren Yunanistan ile GKRY’ne Doğu Akdeniz’i , bu iki iflah olmaza, peşkeş çekmişler, Türkiye’yi de Antalya Körfezine hapsetmeye çalışmışlar. Örneğin, ICAAT Akdeniz Orkinos avlama sınırları ve kotalarını bile buna göre düzenlemişler, Türkiye Cumhuriyeti’nin haklarını orantısızca gasp etmişler.

İkincisi, bu komşu ülke kurulduğundan beri bize karşı aç gözlü, maksimalist, Batı öyle şımartmış, “ne kaybederim ki” anlayışında.  Maalesef ABD baskısıyla Mısır ikna edilerek bizim ilan ettiğimiz kıta sahanlığı dışında da olsa, güneyde bir segmenti Mısır-Yunanistan ortak deniz yetki alanı sınırı olarak mutabakata varmışlardır.

Bu haksız tutuma Türkiye Cumhuriyeti’nde hiçbir hükümet rıza gösteremez.  Şimdiki hükümet de AB şantajı zincirinden artık kurtulduğu için, geçmişte vermiş olduğu ödünleri bundan sonra veremez.  Seçimlerde artık muazzam bir “ulusal çıkar” sorgulaması yer alacaktır.  Son bir yıl içinde yaşananlardan artık Yunanistan da anlamıştır ki, kazanacağı fazla bir şey yoktur, ABD ve AB (Fransa dışında) Yunanistan’ın yaptırım taleplerine boyun eğmemektedirler.  Ama güç kullanma koşullarını zorlarsa, kaybedeceği çok şey olabilir.

  • Geçtiğimiz günlerde  dış basında yer alan haberlere göre Türkiye’nin, İsrail ile ilişkileri normalleştirmek adına bazı adımlar attığı iddia edildi. Bu doğrultuda Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin yoğun diplomasi trafiği de iddialar arasındadır. Türkiye özellikle Mısır ve İsrail ile ilişkileri normalleştirip, Doğu Akdeniz’de karşılıklı çıkara dayalı politikalar gerçekleştirebilir mi? Bu ülkeler ile ilişkilerin normalleştirilmesi doğrultusunda Doğu Akdeniz’de nasıl bir kazanç elde edilebilir ?

Türkiye Cumhuriyeti’nin dış güvenlik siyasetinin çerçevesini kurucusu Atatürk’ün “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesi çizmektedir.  Gerçekten de, kuruluş yıllarımızdan beri istikrarlı bir şekilde iyi komşuluk ilişkileri, bölgesel ve küresel istikrara katkı temel dış ilişkiler parametrelerimizdir. Öyle ki, Soğuk Savaş döneminde bile NATO’nun güney cephesinde SSCB ile tek sınırdaş ülke olmamıza rağmen Montrö Boğazlar Sözleşmesi asla ihlal ettirilmemiştir.  Karadeniz’de Varşova Paktı ülkelerine karşı provakatif bir NATO tatbikatı da yaptırılmamıştır.

Kurtuluş Savaşı’nda, Yunan ordusunun hezimetine rağmen 1930 yılında Yunan Başbakanı Venizelos, Atatürk’ü Nobel Barış Ödülüne aday göstermiştir.  Lozan Antlaşması ile sınırlarımız çizilirken Ortadoğu’da eski Osmanlı topraklarında kurulan Arap Devletleri tanınmış ve diplomatik ilişkiler başlamıştır. Keza, Museviler 1492’den itibaren Osmanlı toprakları üzerinde iskan edilirlerken, 1948’de kurulan İsrail’i ilk tanıyan ülkelerin başında Türkiye Cumhuriyeti gelmektedir.

Maalesef son yıllarda komşu ülkelerimizi kısmen büyük devletlerin Türkiye Cumhuriyeti karşıtı kışkırtmasıyla, kısmen de kendi dar gerekçeli, iç siyaseti de bulaştırdığımız nedenlerle ilişkilerimiz karşılıklı zarar verme boyutuna ulaştı.  Doğaldır ki, ilişkilerin eski geleneksel iyi komşuluk ilkesine kavuşturulması her paydaşa büyük yararlar sağlayacaktır.  İkili ilişkilerde en zor aşılan sorunlar ülke hükümranlık ve toprak sorunlarıdır.  Oysa Türkiye’nin ne Mısırla ne de İsrail ile böyle hiçbir sorunu yoktur.  İlişkiler mutlaka normalleştirilmelidir.

7 scaled

  • 10-11 Aralık’ta gerçekleşen AB Zirvesi’nde Almanya, Malta, İspanya, İtalya, Bulgaristan ve  Macaristan gibi devletler Türkiye’ye yönelik sert yaptırımlara karşı çıkmıştı. Bu doğrultuda sadece Doğu Akdeniz’de değil, tüm Akdeniz genelinde İspanya, Malta ve İtalya gibi devletlerin katılımıyla Türkiye’nin öncülüğünde yeni bir enerji paktı, forum veya birlik (tıpkı Doğu Akdeniz Gaz Forumu gibi) kurulması mümkün müdür?  Türkiye, Akdeniz’de yeni ittifaklara yönelmeli midir ?

Sorunun son kısmından başlayayım.  Evet, kesinlikle Evet. Türkiye Akdeniz’de yeni ittifaklara değil ama, yeni işbirliği ortaklıklarına öncülük etmelidir.  “İttifak” siyasi ve askeri boyut dahil kenetlenmeyi gerektirir.  Bu durum ise diğerleriyle aramızda kutuplaşmaya neden olabilir, sonuçta kutuplar arasında mücadele ve sürtüşme çıkar.  Oysa ekonomik ve sosyal alanlarda işbirliği  ise “Kazan-Kazan” fırsatları verir, kolay tesis edilir. Akdeniz’de çok ilginç bir tarihi ve kültürel konumumuz var.

Buna Karadeniz ve Kafkasya’yı da eklediğinizde çok büyük bir etki alanı ortaya çıkıyor. Türkiye 3 kıtayı ve 3 denizi birleştiren eşsiz bir jeostratejik konuma sahip. Çevresinde 7 Havza, 30’a yakın ülke ve 350 milyon nüfus var.  Bu yeni bir AB demek. AB dışında kalan Kuzey Afrika, Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Kafkasya ülkeleriyle kurulacak bir Ekonomik İş birliği Teşkilatı bu ülkelere nefes aldıracaktır.  Türkiye Cumhuriyeti bölgede merkezi konumuyla ve lojistik altyapısıyla, tarihi ilişkileriyle, kurumsal özel sektör deneyimleriyle, akademik birikimleriyle böyle bir projeyi başlatabilir ve gerçekleştirebilir.

Böyle bir proje AB’ye göç baskısını azaltacağı gibi, 350 milyon kişiye insanca yaşama şansı verir, umutsuzluğu yok eder, bölge ülkeleri arasında sürtüşmeyi azaltır, istikrar sağlar.  Kaldı ki, dünyada şimdi bir bölgeselcilik trendi vardır.  AB, NAFTA var,  ASEAN’nın Çin ile Japonya, Güney Kore ve Avustralya dahil 14 ülkeyi bir araya getirdiği dev bir ekonomik işbirliği oluşuyor.  Böyle benzer bir girişim Türkiye Cumhuriyeti’ni Doğu Akdeniz’de “hegemonya kuruyor” kuşkusunun ötesine de taşır, bize olan güveni arttırır.

  • Geçtiğimiz günlerde Yunanistan Dışişleri Bakanı Dendias, “Libya’da kalıcı bir Türk üssünün kurulmasını önlemeliyiz. Girit ve Libya arasındaki deniz alanını, dost güçler kontrol etmelidir. Serrac hükümetinin, Türkiye ile imzaladığı MEB Sınırlandırma Anlaşması’nı engellemeliyiz.” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu yorumu Türkiye açısından nasıl değerlendiriyorsunuz ? Türkiye-Libya MEB Sınırlandırma Anlaşması’nın Doğu Akdeniz’de bize sağladığı en önemli kazanımları nelerdir ?

Bunlar Yunanistan’ın diplomatik hezeyanları.  Tek başına yaptırım gücü yok, zaman zaman başta Fransa olmak üzere AB Ülkelerini, İsrail, Mısır ve Birleşik Arap Emirliklerini de bize karşı maceraya sürüklüyor.  AB’nin denizden Libya’ya BM kararları hilafına silah sokulmasını denetlemeyi amaçlayan “İRİNİ” Harekatının başat mimarları da Yunanistan ve Fransa. Geçtiğimiz aylarda ARKAS Holding’in Gemisine yasa dışı olarak ve çirkince yapılan denizden denetim de bu kurgunun ürünü. 

Ne var ki, bu sözde denetimleri Libya’nın sadece bir yarısına yaparken, asıl asi olan Hafter’i de kollamaktadırlar.  Türkiye bu hukuksuzluğa karşı henüz son sözü söylememiştir.  Zamanı geldiğinde görülecek bir hesap bulunmaktadır. Türkiye-Libya MEB Sınırlandırma Anlaşması’nın Doğu Akdeniz’de bize sağladığı en önemli kazanım, Doğu Akdeniz kıta sahanlığımızın (ilan edildiğinde Münhasır Ekonomiik Bölgemizin (MEB)) güney ve batı sınırı belirlenmiş olmasıdır. 

Böylelikle hukuken Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de bir kıta uzantısı olmadığı da kanıtlanmış oluyor.  Ayrıca, BM Deniz Hukuku yönünden Türkiye Cumhuriyeti ve Libya meclislerinin anlaşmayı onayladıklarını ve prosedür’ün tamamlanmış olduğunu bildirmiş bulunmaktadır. Doğu Akdeniz kıta sahanlığı sınırlarımız bizim dışımızda, KKTC ve Libya tarafından da tanınmış olmakla ilerde MEB ilanı da prosedürel olarak kolaylaşmıştır.

scaled

  • Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi TCG Anadolu’nun önümüzdeki yıl envantere girmesi planlanıyor. Denizlerimizde TCG Anadolu’nun da caydırıcı bir güç olacağı değerlendirilmektedir. TCG Anadolu, denizlerimizde bize yönelik ne tür avantajlar sağlar, değerlendirir misiniz? Ayrıca, Türkiye’nin bir uçak gemisine ihtiyacı var mıdır?

TCG ANADOLU gibi bir platforma sahip olmak bizim deniz gücü olarak ‘süper lig takımları’ arasında olduğumuzu kanıtlar, caydırıcılığımızı pekiştirir.  Bu tip platformlar hem muharebe, hem de muharebe destek alanlarında son derece yararlı gemilerdir. Deniz Harekâtında “Güç Aktarımı (Power Projection)” görev fonksiyonunun en değerli muharebe platformlarındandır. Üzerinde taşıyacağı helikopterler ile bir anda amfibi hedef sahasının derinliklerine özel kuvvet birimlerini, kıyı başına’da amfibi çıkarma araçlarıyla hücum birliklerini çıkartarak harekatın süratle ilerlemesini sağlar.  Benzer şekilde, bir başka ülkede çatışma bölgesi içinde kalmış vatandaşlarımızın ve kritik varlıklarımızın geri tahliyesinde rol alabilen eşsiz bir platformlardır.

Bu platforma taarruz uçağı tedarik edilebildiği taktirde, görev grubunda bulunan diğer gemilerle birlikte grubun hava savunmasına destek sağlamak, amfibi harekatta bölgedeki seçilmiş kara hedeflerini tesirsiz hale getirmek görevi de vardır.  Aynı zamanda bu tip platformlar, sahil erişiminde bulunan deprem, sel ve orman yangını gibi doğal afetler ile, kimyasal ve diğer çevre felaketlerinde denizden tahliye görevleri yaparlar.  Diğer taraftan müttefik ve koalisyon kuvvetleriyle harekatta en çok aranan platform tipleridirler.

Ayrıca daha büyük bir uçak gemisine bu aşamada ihtiyaç olmadığını değerlendiriyorum.  Gemi büyüdükçe, tonajının geometrik sayısıyla ifade edilebilecek çok büyük maliyetler oluşmaktadır.  Söylenen o ki, ABD’nin 100 bin ton dolayındaki nükleer uçak gemilerinin tedarik maliyeti 100 milyar doları geçmektedir.  İnşaat süresi çok uzamakta, lojistik idame maliyetleri de o oranda artmaktadır.  Diğer taraftan gemi büyüdükçe muhasıma hedef teşkil etmekte, savunulması güçleşmektedir.  10 gün önce ABD’nin yayınladığı yeni deniz stratejisinde artık daha küçük uçak gemilerine geçilmesi gerektiği ifade edilmektedir. Esasen bu durum, büyük uçak gemilerine karşı karadan atılan balistik füzelerin, İHA/SİHA’ların, seyir füzelerinin ve denizaltıların ne kadar etkin olmaya başladıklarının da bir ifadesidir.  Kaldı ki bizim okyanus ötesi bir etki alanımız bulunmamaktadır, çevre denizler için ise bu platform yeterlidir.

Ancak bu platform “bir” adet olamaz, yetersiz kalır. Daimi olarak bir adedini operasyonel elde bulundurmak üzere ve gerektiğinde harekat alanında çok yönlü elastikiyet ve sıklet merkezi oluşturulması gerekçeleriyle en az bir ikinci amfibi hucum gemisine ihtiyaç olduğunu değerlendirmekteyim. İkinci platformun gecikmeden stratejik hedef planına alınması gerektiğini kıymetlendirmekteyim.

tr

E. Koramiral Kadir Sağdıç

Denizaltı Filosu, AB İle İlişkiler ve Yunanistan’ın Silahlanma Programı [Röportaj]

0
E. Tümamiral Dr. Deniz Kutluk, Doğu Akdeniz bağlamında bölgesel ittifakları, Yunanistan’ın silahlanma programı, Türk Denizaltı Filosu, Gayri askeri statüdeki adaların hukuki boyutu ve Türkiye-AB İlişkileri üzerine Doğu Akdeniz Politik’e detaylı açıklamalarda bulundu.
  • Kimi yayınlarda Doğu Akdeniz bölgesinde Türkiye karşıtı bir ittifak olduğu değerlendiriliyor. Türkiye, sadece Doğu Akdeniz değil, tüm Akdeniz’i kapsayan yeni bir bölgesel oluşumun/kuruluşun öncüsü olabilir mi? Bunun jeopolitik mücadeleye etkisi nasıl yansıyabilir?

İttifak kurulması söylendiği veya sanıldığından daha karmaşık bir yapıda işlemektedir. Ortak amaçlar, bu konuda kamuoylarında inandırıcı zemin bulunması, ortak tehdit algılanması, çok önemli bir maddi kaynağın bu işe yöneltilmesi, rakip çıkacak diğer ittifaklarla karşı karşıya gelinmesi gibi nice zorluğun aşılmasını gerektirir. Ne Türkiye ne de diğerleri “tüm Akdeniz’i kapsayan böyle bir işe girişmez, girişirse de sonuç alamaz.

AB’nin bölgede Kuzey Afrika’yı kapsayan, “Akdeniz”de de işbirliği (İyi Komşuluk Programı (1)) zaten uzun yıllardır bulunuyor ama net faydası nedir sorgulanabilir. Kaldı ki “Bölgesel veya “Küçük Grupları” içeren ittifaklar geçmişte I. Ve II: Dünya Savaşına giden süreçte varlık göstermiş idiler ve gruplar arası çıkar rekabeti ve çatışmaları ile sakıncalı oldukları bu rekabetlerini dünya savaşlarına sürüklemiş oluşlarından izlenmiş idi.

Günümüzde ise bölgede geçerli tek ittifak NATO olarak görülebilir ki 30 üye ve 40 “Ortak”(2) ile 70 üye devleti olan dev bir yapıdır. Bu haliyle de B.M.’e üye 193 devletin üçte birinden fazla devleti NATO aynı barış-istikrar amaçları ile yan yana bulundurabilme becerisini göstermiştir. Her türlü diğer olası “ittifak” bunun farkında olarak adım atmalıdır. Aksi durum NATO İttifakının karşılarına çıkılması sonucunu verebilir.

y6 1

1923 Lozan ve  1947 Paris Barış Anlaşmaları gereğince, Ege/Adalar Denizi’ndeki 9 ada ve Oniki adalar bölesindeki Meis dahil toplam 14 ada gayri askeri statü konumunda yer alıyor.  Fakat Yunanistan, 1952’den bu yana 23 adanın 16’sını silahlandırdı ve askersizleştirilmiş egemen kullanma hakkını ihlal etti. Gayri askeri statüdeki adaların günümüzdeki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye hukuki dayanakları kullanarak nasıl bir yol izlemelidir?

Lozan Barış Antlaşması madde 12 ile Limni ve Semadirek adaları Yunanistan’a “ismen sayılarak” verilmişlerdi. Ayrıca, Lozan ile Altı Büyük Devlet kararını(3) Türkiye onaylandığından bu egemenlikleri devir edilmesi kararlaştırılan adaların “silahsızlandırılmış statüsü” bu kararlarla oluşmuş, yani Türkiye’nin de onayı ile Yunanistan-Türkiye arasında anlaşmalar hukuk normlarına göre bağlayıcılık kazanmıştır.  Lozan’da 1923 Temmuz’unda, sonradan yapılacak Montreux Boğazlar Sözleşmesi (1936) öncesindeki Türk Boğazları düzenini uluslararası bir kontrol altında sağlayan ve Lozan’ın da eki olan bir de Lozan Boğazlar Sözleşmesi imzalanmıştı ki 1936’da değişime uğrayıncaya kadar sadece 13 yıl yürürlükte kalmıştır. 

İşte bu Lozan Boğazlar Sözleşmesinde Limni ve Semadirek adaları 1914 Altı Büyük Devlet kararına ilaveten Boğazların güvenliği için tekrar ikinci kez anlaşma ile silahsızlandırılmışlardır. Görüleceği gibi, Boğazönü Adaları olarak anılan ada grubunun parçası Yunan Limni ve Semadirek adaları iki ayrı nedenden dolayı ve iki farklı uluslararası antlaşma ile silahsızlandırılmıştır. Türk egemenliğindeki Boğazönü adaları ise (Gökçeada, Bozcaada), sadece Lozan Boğazlar Sözleşmesi (1923) ile silahsızlandırılmıştılar.

Oniki adalara gelince, Türkiye’den İtalya’ya Lozan ile devredilmiş bu adalar, Paris Antlaşması 14. maddesiyle, adaların askerden arındırılmış statüsü yaratılarak bunun devam edeceğini şartıyla devredilmişlerdir (4). Anlaşmanın ek XIII/D maddesinde askersizleştirmenin tanımını da şöyle yapılmıştır: “İşbu antlaşma amacıyla “askerden arındırılma” ve “askerden arındırılmış” terimleri ile ülke üzerindeki ve ilgili karasularındaki, bütün deniz, kara ya da hava tesisleri ve istihkâmları ile kara, deniz ya da hava yapay engellerinin silahlarının, kara, deniz ya da hava birliklerinin üsleri kullanmasının ya da bu birliklerce sürekli ya da geçici olarak kalınmasının her türlü askeri eğitimin ve savaş malzemesi üretiminin yasaklanması biçiminde anlaşılması gerekmektedir. Bu yasaklama sınırlı sayıda içe yönelik görevleri yerine getirecek ve bir tek kişi tarafından taşınabilen ve kullanılabilen silahlarla donatılmış iç güvenlik personeli ile bunlar için gerekli askeri eğitimi içermektedir (5).”

Her iki grubu oluşturan 24 adanın silahsızlandırılması geçmişte Türkiye topraklarına karşı saldırı amaçları ile kullanılmış olmaları tarihi gerçeği ile coğrafi olarak güvenlik zedeleyecek kadar Anadolu’ya yakınlıklarının birlikte yansıtılması olarak görülmüş olmalıdır. Adaların o zaman sahip olduğu jeostratejik önem bugün de mevcuttur ve sık sık NATO Kuvvet Planlama çalışmalarında Yunanistan’ın dolaylı metotlarla bu adalardaki silahlandırmasını müttefiklere kabul ettirip Türkiye’nin de zımni kabul ile bunu onayladığı tezine zemin sağlamak için gündeme getirilmekte sonuçta çeşitli uzlaşmazlıklar kayda geçmektedir.

Konu hakkında Türkiye geçmişte sessiz kalmamıştır. Şöyle ki, Yunanistan’ın ahde vefa ilkesine rağmen bu adaları silahlandırmakta oluşuna mâni olmak ve için, 02 Nisan 1969 ve 04 Nisan 1970 tarihlerinde Yunanistan’a Dış İşleri Bakanlığımızca iki muhtıra verilmiştir.  Yunanistan bu muhtıralara verdiği cevaplarda, adalarda alınan tedbirlerin “askeri olmadığını”, sivil ve ekonomik ihtiyaçlara cevap veren çalışmalar olduğunu beyan etmişse de özellikle Kıbrıs olayları sırasında başta Oniki adalar olmak üzere diğer adaları da tahkim ettiği istihbar edilmiş üstelik bu husus bizzat Başbakan Karamanlis tarafından teyit de edilmiştir.

Türkiye devamında 18 Mart 1975’de Oniki Adaları Yunanistan’a bırakan 1947 Paris Anlaşmasının imzacı devletleri nezdinde teşebbüse geçilmiş ve bahse konu adaların gayrı askeri statülerinin iadesinin herkesten önce Paris Anlaşmasının imzacısı devletlere düşen bir sorumluluk olduğu hatırlatılarak, adaların gayrı askeri hale geri getirilmesinin sağlanması için Yunanistan nezdinde teşebbüste bulunmaları da istenmiştir.  Ayrıca konu hakkında BM Genel Sekreteri ve NATO Genel Sekreterine de bilgi verilmiş ve Yunanistan’ın milletlerarası anlaşmalara aykırı olarak girişmiş olduğu faaliyetlerin yeni bir gerginlik ortamı yaratabileceğine dikkatleri çekilmiştir.

İlaveten BMGK nezdinde, “Türkiye’nin, güvenliğini tehdit eden Adaların bugünkü durumuna seyirci kalmasının beklenemeyeceği” yönünde bir Güvenlik Konseyi belgesi de yayınlattırılmıştır. Ancak durumlar değişmemiştir. O halde şimdi ne yapılmalıdır? İşte şu an çıtanın yükseltilmesi gereken zamandır. Bu bağlamda Türkiye, Yunanistan’a geçmişte yaptıklarını anımsatarak, “ya silahlanmadan vaz geçerek egemenliğe devam, ya da egemenlikten vaz geçmeye hazırlan” mesajını diplomatik notalarla ve her bir silahlandırılmış 16 ada için ayrı ayrı olmak üzere vermelidir.

Silahsızlandırmanın sağlanması için de belirli bir süre, mesela 3-6 ay verilmeli, sağlanmaz ise “egemenliklerin iadesi isteneceği” bu notalarda yer almalıdır. Duyarsız kalacak Yunanistan’a karşı sonrası için de yavaştan başlayıp silahlandırılmış adaların” egemenliğinin aşındırılması” yoluna gidilmelidir (karasularına eylem amaçlı giriş, hava sahasını tanımama vb.). Müteakip adımlar için de hazırlıklar yapılmalıdır.  Geçmişte bu diplomatik notalar karşılıksız kalmış ise o zaman Türkiye’nin aksi yönde kararlılığını destekleyecek askeri-siyasi güç eksikliğinin varlığıdır. Bugün ise durum değişmiştir.

75 2

  • Türkiye’nin denizlerdeki güvenlik ve savunma boyutunda stratejik gücünün denizaltılar olduğu değerlendirilmektedir. Denizaltı filomuz, Doğu Akdeniz’deki ülkelere kıyasla ne derece güçlüdür? Ayrıca, ülkemizin nükleer denizaltıya ihtiyacı var mıdır?

Denizaltılar stratejik etkinlikteki harp silah araçlarıdırlar ve Türk denizaltıcıları çok seçkin bir grup vatansever denizcidirler. Denizaltıları durdurucu araçlar rakibin deniz ve deniz-hava vasıtaları olarak görülürler ki bunların savaş zamanı kullanılabilmesi için de hava üstünlüğünün o bölgede ele geçirilmesi gerekir.

Bunlar ihtimal dışıdır. Denizaltı filomuz güçlüdür ve yakın gelecekte kuantum sıçraması yapacak derecede daha da güçlü bir noktaya yükselmesi beklenmektedir. Yunan telaşının ve Almanya’ya baskı denemesinin (ve reddedilmesinin) bir nedeni de budur. Nükleer denizaltıya ihtiyacımız bulunmamaktadır. Bunun jeostrateji, teknik ve nükleer vuruş ihtiyacımızın olmadığı yönlü nedenleri bulunmaktadır.

  • 10-11 Aralık’ta gerçekleşen AB Zirvesi’nde, Türkiye’ye yönelik “ek kısıtlayıcı önlemler” için liste hazırlanması talep edildi. Mart ayında gerçekleşmesi planlanan yeni AB Zirvesinde Türkiye’ye yönelik sert yaptırımların gelmesi mümkün müdür? Doğu Akdeniz’de AB’nin, ABD ile eş güdümlü hareket edecek olması Türkiye için ne anlama geliyor?

Türkiye-AB ilişkileri Yunan-Rum ikilisinin öz çıkarlarını güden, UA hukuka aykırı ve maksimalist çizgideki isteklerine feda edilmeyecek derecede önemlidir. AB diğer yandan ‘Acquis Communautaire’ adı verilen hukuk külliyatının kural ve sınırları içinde hareket etmek zorundadır. Buna göre Yunan-Rum istekleri UA hukuka aykırı ise AB için de aykırı kabul edilmek durumundadırlar. Üstelik AB diğer yanda BMDHS-UNCLOS’un imzacısı yani tarafıdır ki tüm AB üye ülkelerin de bu Deniz Hukuku Sözleşmesinin dışında hareket etmesinin engellenmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır.

Dünyada 400’ü aşkın deniz hukuku anlaşmazlığı bulunuyor ve bunlardan 180 kadarı AB müdahalede bulunmadığı halde çözümlenmiş veya o yönde gelişme göstermektedir. AB kendi içinde deniz hukuku anlaşmazlığı yaşamış AB üyesi üç Akdeniz devletinin bu uzlaşmazlığında da bir rol üstlenmemiştir. Deniz Hukuku Sözleşmesine göre AB bir “Çözüme Yetkili Yargı Mercii” de değildir. Bu yetkili merciler Sözleşmenin XV’inci bölümünde (287 ve diğer maddelerinde) tanımlanmış olup işlevlerini sürdürmektedirler. O halde AB’nin Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de bir veya daha fazla üyesi ile yaşadığı “deniz yetki alanları” tartışmalarını, sorunlarını çözme girişiminde bulunması anlamlı değildir.

Bu anlaşmazlıklar sürerken AB Konseyinin, AB üyesi tarafların “haklı olduğu” yolunda görüş beyan etmesi sorunun çözümünü kolaylaştırmadığı gibi yanlıştır, hukuki değildir, sadece siyasi kayırmacılıktan ibarettir ki AB’nin BMDHS tarafı olması ile de ve onu içselleştirdiği Acquis Communautaire’ ile de çelişiktir. O halde AB’nin “yaptırım listesi” yayınlaması ile amacının Yunan-Rum aşırılıklarını yatıştırmaktan öteye bir anlamı olmaması gereklidir. Aksi durum AB’nin Türkiye ilişkilerinde krize neden olması bir yana, AB yargı mercilerinin davalarına dahi konu olabilecek uzlaşmazlıkların kapısını aralamış olacaktır.

Yaptırım dili ile konuşulması ne AB ne de Türkiye çıkarınadır ancak her yaptırımın, uluslararası ilişkilerdeki “karşılıklılık” ilkesi uyarınca Türkiye’den de bir dizi “yaptırım” tepkisi ile karşılanması gerekli olacaktır. Bu durumda Türkiye içinde ‘Hasımlarına karşı Yasal Önlemler’ kapsamlı bir yasa düzenlemesi yapılması TBMM’nin görevi olacak, bunların muhataplara uygulanması hükümetten talep edilebilecektir. Aynısı ABD’nin izlediği CAATSA yaptırımları için de an itibariyle gereklidir.

Birbirlerinin ‘ekonomilerini zorlayacak’ değil, ama aksi yönde, yani birbirlerinin ‘ekonomilerini destekleyecek’ yönde adım atmaları hem NATO üyelerinin hem de NATO’nun 24 üyesinin ayrıca üye olduğu AB için Washington Andlaşması 2’inci madde, 2’inci paragrafı uyarınca ahde vefa ilkesi doğrultusunda bir görevdir ( Treaty of Washington Article 2:  taraflar…” Uluslararası ekonomi politikalarında çatışmayı ortadan kaldırmaya yönelecekler ve taraflardan herhangi biri ya da hepsi ile ekonomik işbirliğini teşvik edeceklerdir.”).

Bu görevlerine aykırı davranmaları diğer aykırılıkları doğurarak NATO ittifakının sarsıntı geçirmesine yol da açabilmek potansiyeldedir. Doğu Akdeniz’de AB’nin, ABD ile eş güdümlü hareket edecek olması bu çerçeve dışında olamaz, olmamalıdır; olma ihtimali doğarsa Hükümetin karşı adımlar atarak yukarıdaki çerçeve içine muhataplarını sokmak için önce zamanlı bilgi edinmesi ve sonra ikili/çoklu karşı/dengeleyici adımlar atması görevidir. Bunu da yerine getireceğini beklememiz lazımdır.

nn scaled

  • Yunanistan hükümeti önümüzdeki 15 yıl kapsamında yeni silahlanma programını açıkladı. Bunlardan kısaca bahsedersek; Fransa’dan Rafale jetleri, Almanya’dan torpido ve ABD’den ise zırhlı araçlar, savaş helikopterleri ve F-35 satın alacaklarını bildirdi. Yunanistan’ın yeni silahlanma programı Türkiye’ye yönelik herhangi bir tehdit ve tehlike arz eder mi?  Türkiye, Yunanistan’ın bu tutumu karşısında nasıl bir yol haritası izlemelidir?

Her devlet savunma planlamasını, yani gelecekte envanterinde oluşturacağı askeri araç-gereci, kendi tehdit algılaması ve bununla baş edecek araçları, milli ekonomisinin sağlayabileceği kaynaklar doğrultusunda orta vadeli çalışmalarla yürütmektedir. Yunanistan’ın da yaptığı bundan ibarettir. Yunan askeri envanteri yaşadığı ekonomik krizler nedeniyle oldukça eskimiş ve zamanlı yatırımlarla modernize edilememiş idi. Şu anda “bizzat kendisince yaratılan Türkiye Krizi gerekçesiyle” savunmasına milyarlarca dolar kaynak aktardığı anlaşılmaktadır.

Ancak bu kaynaklar Yunanistan bütçesinde yoktur ve kamu bütçesi AB’den 60 yıl vadeli aldığı 350 Milyar Euro borç geri ödemesine büyük ölçüde kaynak ayırmaktadır. Yunanistan kalkınma hamlelerini dahi ertelemiş ve limanlarını, tersanelerini satıp kaynak bulmak telaşında iken bu denli büyük savunma harcamasına katlanması şaşırtıcıdır. Akla acaba mürekkebi kurumamış Mısır-Yunan EEZ/MEB sınırlandırma anlaşmasını gerekçe gösterip yetersiz kuvvetleri ile Türkiye’ye denizlerde Ağustos ve Eylül ayları boyunca (çatışma senaryolu) meydan okumuş olması bu kamuoyunda “tehdide öncelik verip savunmaya %400 artırılmış kaynak ayırmayı makul göstermek” algısını sağlamak üzere yaratılmış bir senaryo mudur sorusunu da getirmektedir.

Neticede bunlar Yunanistan’ın kendi iç meseleleridir. Yunanistan Türkiye için güvenlik yönünden uğraşmak zorunda kaldığı ülkelerden sadece birisidir ve öyle kalmaya devam edecektir. Ama belki karşı taraf Türkiye ile askeri hesaplaşmayı çok büyük bir amaç olarak görüp/gösterip ona göre hazırlık yapmayı tek hedef olarak görmektedir. Senaryosu ne olursa olsun Türkiye için tehdit/risk algısındakilerle mücadele araçları ve onların gelişimi aynı tempoda kalacaktır.

Türkiye ekonomisi ile dengeli, dış satımı da öngören bir askeri güç geliştirme programının 1982’den bu yana içindedir ve her gün gelişim göstermektedir. Diğer bir ifade ile, yabancı silah sağlayıcılarının da yaptığı gibi, Türkiye hem savunma tedariki hem de savunma dış satımı yaparak ekonomik gelişimine katkıda bulunmaktadır. Yunanistan ise müşteri, tüketici konumunda ve bu durumunu daha da maliyetli aşamalara taşır durumda görülmelidir.

  • Son günlerde sıkça vurgulanan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bahsettiği Doğu Akdeniz Konferansı hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye, yapılması planlanan bu konferansta nasıl bir pozisyon almalıdır?

Son AB Konsey liderler toplantısından (11 Aralık 2020) sonra yayınlanan hedeflere göre Doğu Akdeniz’de çok uluslu Konferans düzenlenmesi işi Türkiye inisiyatifinden çıkmış ve bir AB inisiyatifi haline dönüşmüş görülmektedir. Bu Türkiye’nin yapacağı bir Konferansa nazaran daha olumlu gelişme sayılamaz. Neticede AB yaşanan Akdeniz krizinde, uluslararası hukukun ne dediğine aldırmadan, üyeleri Yunan-GKRY yanında, bir kulüp üyeliği dayanışması içinde, siyasi konumlanmayı seçtiğine göre bu durumu sürdürmek isteyeceğini ummamak basiretsizlik olur.

O halde böyle bir Konferanstan Türkiye’nin çıkarlarına uygun kararlar elde edilmesi zorluğu olacaktır. Türkiye’nin ve Cumhurbaşkanının savunduğu gibi KKTC kendi adı ile bu konferansa katılım sağlaması “tanınmışlık ve iki devletli Kıbrıs Çözümü” adına mütevazı bir kazanım olabilir görünmektedir. Ancak deniz hukuku anlaşmazlıklarının çözümü yönünden bakıldığında durum endişe vericidir: deniz hukukunda yetki alanları (MEB/KS/Bitişik Bölge) üzerindeki haklar kıyılardan/karalardan, bunların egemenliklerinden dayanaklarını almaktadır. Başkaca da hiçbir şeyden değil.

Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de kıyısı yoktur. O halde Doğu Akdeniz Deniz yetki Alanları Konferansı davetine katılması zımnen de olsa böyle bir hakkı olduğunun tarafımızdan “kabulü” anlamına gelecek değil midir? Elbette ki öyledir. Bu durum artık alenileşmiş olan Yunanistan’ın “benim olan benimdir (Ege) ve pay vermem, senin olandan (D. Akdz.) pay isterim” politikasının hedeflerine erişmesini sağlamış olmayacak mıdır? Elbette ki öyledir. O zaman bu Konferansa Yunanistan’ın katılması tam anlamıyla Türkiye çıkarlarının kaybı, sahip olduklarından pay isteyene pay verilmesinin kabulü anlamına gelmekte değil midir? Elbette ki.

Bu durumda KKTC katılımına zaten itiraz etmesi beklenen AB-Yunan-GKRY üçlüsünün bu adımlarını fırsat görüp durum tersine çevrilmeli ve Yunanistan’ın da Konferans dışı kalması sağlanmalıdır. Yunanlılarla Konferanstan ayrı şekilde “yoklama görüşmeleri” (istikşafi müzakereler) kendi mecrasında zaman içinde yapılmaya devam edilebilir, nasılsa ilerleme de sağlanmamaktadır. Doğu Akdeniz Konferansının doğal katılımcıları öncelik sırasına göre şöyle olmalıdır: Mısır, Suriye, İsrail, Lübnan, KKTC/GKRY, Türkiye (ev sahibi). Bunlar arasında bir görüşme iklimi yaratılabilir ise Konferans İlkeleri doğrultusunda ikili müzakerelerle sonuç elde edilebilir ki BMDHS de 122/123’üncü maddeleri ile Akdeniz gibi Yarı Kapalı Denizler için bunu öngörmektedir.

E. Tümamiral Dr. Deniz Kutluk

by

(1) https://ec.europa.eu/info/policies/european-neighbourhood-policy_en

(2) PfP-Partnership for Peace-BİO-Barış için “Ortaklık

(3) Bu onaylı karara göre, Gökçeada, Bozcaada ve Meis Adası Osmanlı’ya iade edilirken, kararın alındığı zaman (1914) Yunan işgalindeki diğer Ege Adaları ise silahlandırmamak ve askeri amaçlarla kullanmamak şartıyla Yunanistan’a verilmiş idiler.

(4) Bu maddenin İngilizcesi şöyledir. “2. These islands shall be and shall remain demilitarised.”, 1947 Paris Barış Antlaşması, Turkish Greek Relations Forum, http://turkishgreek.org/1947.htm

(5) “For the purpose of the present Treaty the terms “demilitarisation” and “demilitarised” shall be deemed to prohibit, in the territory and territorial waters concerned, all naval, military and military air installations, fortifications and their armaments; artificial military, naval and air obstacles; the basing or the permanent or temporary stationing of military, naval and military air units; military training in any form; and the production of war material. This does not prohibit internal security personnel restricted in number to meeting tasks of an internal character and equipped with weapons which can be carried and operated by one person, and the necessary military training of such personnel.” Turkish Greek Relations Forum, http://turkishgreek.org/1947.htm.}

Kıbrıs’ta Garantör Dışı Ülkelerin Varlığı ve Askeri Statü

0

Kıbrıs Adası, bölgesel ve küresel aktörlerin güç mücadelelerinde önemli bir yere sahiptir. Türkiye’nin güvenlik bağlamında en hassas dengelerinden birisini oluşturmuş, başta İngiltere ve Amerika olmak üzere Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi ve AB ülkeleri açısından da askeri önemini korumaktadır.

Kıbrıs Cumhuriyeti, 1959-60 Antlaşmalarıyla uluslararası camiaya katılmış ve bu Antlaşmaların taraflarından biri olmuştur. Fakat, adanın ikiye bölünmesiyle GKRY’nin antlaşmalara aykırı faaliyetleri başlamıştır. Buna en iyi örnek, Rum Yönetimi adada Kıbrıs Antlaşmalarına aykırı olarak üçünü ülkelerin askeri varlığına ve silahlanma faaliyetlerine başlamasıdır.

g5 1

1959-1960 Kıbrıs Antlaşmaları ve Bu Antlaşmalarla Yaratılan Hukuki Statü

Kıbrıs Türk halkının Enosise karşı verdiği mücadele, 1960 öncesinde adanın Yunanistan’a bağlanmasını engelleyen ve bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasını sağlayan en önemli faktör olmuştur. İki halk arasında başlayan çarpışmalar sonucu, Rumların savunduğu Enosis ve Türklerin savunduğu Taksime karşı bir orta yol olarak, adanın bağımsızlığı fikri doğmuştu.

Bu fikrin, İngiltere, Yunanistan, Türkiye ve ABD tarafından benimsenmesinden sonra, yapılan görüşmeler sonucunda, Türkiye ve Yunanistan başbakanları (Menderes ve Karamanlis) ve dışişleri bakanları (Zorlu ve Averoff) Zürih’te bir araya geldiler ve Kıbrıs’ın uluslararası statüsünün ve anayasasının dayanacağı ilkeler üzerinde anlaşmaya vararak, 11 Şubat 1959’da Zürih Anlaşması ve 19 Şubat 1959’da da Londra Anlaşması imzalandı. Zürih Antlaşması; “Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın Temel Yapısı ile İlgili Antlaşma”, “İttifak Antlaşması” ve “Garanti Antlaşması”ndan oluşmaktadır.

Bu anlaşmaların altına İngiltere, Türkiye ve Yunanistan yanında, adadaki her iki toplum da eşit statüde iki kurucu ortak olarak imza attı. Londra Antlaşmaları, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilan edildiği 16 Ağustos 1960 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye tarafından yeniden imzalanmış ve bir bütün olarak “Lefkoşa Antlaşmaları” adını almıştır. Böylece Kıbrıs, iki halkın ortak egemenliğinde ve yönetiminde, iki toplumlu bir Cumhuriyet olarak doğdu. 1960 düzenlemeleri, Garanti ve İttifak Antlaşmaları, Kıbrıslı Türkler için Lozan Antlaşması hüviyetindedir.

14

Garantör Ülkeler

İmzalanan Garanti Anlaşması’nın 1. maddesine göre, Kıbrıs Cumhuriyeti herhangi bir devletle hiçbir şekilde siyasi ve ekonomik bütünleşmeye giremiyor. Bu itibarla, herhangi bir diğer devletle birleşmeyi veya adanın taksimini doğrudan doğruya veya dolayısıyla teşvik edecek her çeşit hareketi yasaklar.

Anlaşması’nın 2. maddesi ile Ada’nın güvenliği, Türkiye, İngiltere ve Yunanistan üç garantör devlet tarafından garanti altına alınıyor. Böylece “enosis” ve “taksim” açıkça yasaklanmıştır. 1960 Kuruluş Anlaşması’nın 3. maddesi ise Kıbrıs’ın ortak savunmasının Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında istişare ve iş birliği ile sağlanmasına hükmediyor (1).

Kıbrıs’ta Rum Yönetimi’nin Silahlanma Faaliyetleri ve Askeri Harcamaları

‘Askerîleştirme’ diye bilinen düşünce, bir devletin yoğun biçimde silahlanmaya ve askerî harcamalarını artırmaya dayanmaktadır. Kıbrıs’taki da askerîleştirme ve silahlandırma çabaları, savaşı uzaklaştıracağına, aksine yakın kılmakta ve barış yönünde değil savaş yönünde önemli bir adım atılmasına neden olmaktadır. Kıbrıs’taki silahlanma yarışı, bir noktadan sonra kontrolden çıkmakta, kendi dinamizmine sahip bir kısır döngüye girmekte ve bu durum, barışın yerleşmesine değil, çatışma kültürünün yerleşmesine neden olmaktadır. 1955-1958, 1963-1967 ve 1974 olayları bu mantığın somut göstergesi olarak değerlendirilebilir (2).

1960 Kıbrıs Cumhuriyeti kuruluş anlaşmasına aykırı olarak 1964 yılında kurulan Rum Millî Muhafız Ordusu hızlı bir silahlanma içerisindedir. Kıbrıslı Rumlar, 1984 tarihli bir kanunla bir “Savunma Fonu” oluştururlar ve çalışanların ücretlerinden petrol ürünlerine, piyangolardan at yarışlarına kadar farklı alanlarında fona gelir elde etmeye çalışırlar. 1985’e kadar genellikle Brezilya, Fransa ve Yugoslavya’dan silah alan Kıbrıslı Rumlar, daha sonra Avusturya, İsviçre ve Yunanistan’dan da silah almanın yollarını aramaya başlar. 1987 itibarıyla Fransız yapımı tanklar, Yunanistan yapımı zırhlı personel taşıyıcıları, Fransız yapımı Gazelle helikopterleri, İsviçre yapımı uçaksavar ve atış kontrol sistemleri bulunmaktadır.

144

Ayrıca Türkiye’nin Kıbrıs’ta girişeceği askerî bir harekâtı önlemek için GKRY, Yunanistan’la “Ortak Savunma Doktrini” geliştirmiştir. Yunanistan, Doktrini’ni bahane ederek, GKRY ile birlikte Doğu Akdeniz’i silahlandırmaya başlamıştır. Bu durum, Türk tarafının kabul edebileceği bir ortam değildir. Bu yönü ile Yunanistan’ın, gerek gayri askerî statüdeki Doğu Ege adalarının silahlandırması, gerekse Güney Kıbrıs’ta artan askerî varlığı ile Türkiye’nin güvenliğini ve bölgedeki çıkarlarını tehdit etmiştir.

Kıbrıslı Rumların çok büyük bütçeler ayırarak sürdürdükleri silahlanma çılgınlıkları daha sonraki dönemlerde de sürmüştür. Bu arada Rumların Rusya’dan satın aldıkları Kıbrıs’ta farklı noktalarda konuşlandıracağını açıkladığı S-300 füzelerine karşı kamuoyunda çok büyük bir tepkinin oluşması üzerine bu füzelerin alınmasından vazgeçilerek yerlerine Yunanistan aracılığıyla Rus yapımı TORMI’lar alınır. Rumlar ayrıca Rusya, Güney Afrika Cumhuriyeti ve Fransa’dan füzeler alırlar.

Kıbrıslı Rumların 1997-2001 dönemini kapsayan beş yıllık savunma bütçeleri ise 1 milyar 85 milyon Kıbrıs Lirası olarak belirlenir. Esasında Türkiye için asıl tehlike AB üyesi olmuş Kıbrıs Rum kesimi ile Yunanistan’ın aynı savunma sistemi içinde yer almasıdır. Bunun ortaya çıkaracağı pek çok sorun zaman içerisinde yavaş yavaş kendisini gösterecektir (3).

Aslında 1974’ten sonra Kıbrıslı Rumlar, tank ve uçaksavar satın alarak, Rum Milli Muhafız Ordusu’nu (RMMO) modernize etmeye çalışmışlardır. Görünen odur ki, Kıbrıs’ta çok zayıf olan taraf, güçlü rakibe karşı silah dengesi kurmaya çalışmaktadır. Kıbrıs’ta yaşanacak herhangi bir gerginliğin, özellikle Batılı devletlerin işine yarayacağı düşünülmektedir. Çünkü Batılı devletlere, taraflar arasında çıkabilecek herhangi bir gerginliğin, Türkiye’nin garantörlüğünü sınırlandırılabileceği ve bölgesel çıkarlarını kendi lehine dönüştürebileceği bir fırsat vermiştir.

t

Yunanistan ile Türkiye arasındaki savaşı önlemek amacıyla 2002-2004 yılları arasında ortaya çıkan Annan Plânı ile sorunun çözümlenebileceği düşünülmektedir. Annan planının reddedilmesinden sonra Uluslararası anlaşmalara aykırı şekilde AB üyesi yapılan GKRY, AB’nin siyasi desteğini de arkasına alarak haksız bir şekilde Kıbrıs’ın tamamının temsilcisi sıfatını kullanmakta ve KKTC’nin ada üzerindeki haklarını yok sayarak Kıbrıs etrafındaki ülkelerle MEB belirleme anlaşmaları yapmaktadır.

Türkiye’ye karşı yeni müttefikler bulma arayışı içine giren ve diğer ülkelerle enerji ve askeri alanlarda iş birliği antlaşmaları imzalayan GKRY ve Yunanistan Doğu Akdeniz’de ortak düşman olarak gördükleri Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ABD, İsrail, İngiltere, Fransa ve MAC ile ortak askeri tatbikatlar yapmaya başlamıştır (4).

GKRY-İsrail-ABD-Yunanistan Ortak Askeri Tatbikatları

2010 yılından beri İsrail ve ABD tarafından icra edilen Noble Dina adlı tatbikata 2011’de Yunanistan, 2017’de GKRY de katılmıştır. Tatbikatta Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki doğalgaz üretim kuyularına yapacağı bir denizaltı ve hava taarruzuna karşı önlemler denenmiştir. GKRY-İsrail arasında başka ortak askeri tatbikatlar da icra edilmektedir.

Bu kapsamda 2014’de Rum Milli Muhafız Ordusu (RMMO) ile İsrail Hava Kuvvetleri geniş ölçekli bir tatbikat yapmış, tatbikat çerçevesinde Baf’taki “Andreas Papandreou Hava Üssünden kalkan İsrail uçakları Limasol’un güney bölgesi, Vasiliko ve Hirokita üzerinden alçak uçuş yaparak Baf’a kadar yayılan, kara ve deniz hedeflerine yönelik sanal atış eğitimi yapmıştır.

n 1

Yunanistan/GKRY ile Mısır Arap Cumhuriyeti (MAC) arasında 2015 yılından itibaren Akdeniz’in güvenliğini ortaklaşa sağlamak amacıyla Medusa serisi askeri tatbikatlar icra etmeye başlamıştır. 2018’de GKRY de dâhil edilmiştir. 2014-2017 yılları arasında NEMESIS serisi ortak askeri tatbikatlar GKRY, Yunanistan, ABD, İsrail, İtalya, Fransa, MAC ve İngiltere arasında icra edilmektedir. 2019’da Rum Milli Muhafız Ordusu ile İsrail Silahlı Kuvvetleri arasında “LASON” kod adlı tatbikata İsrail savaş uçakları da katıldı. Tatbikat, Güney Kıbrıs açıkları ile kıyılarında aynı zamanda Baf bölgesinde icra edildi (5).

GKRY’nin Garantör Dışı Ülkelere Üs Vermesi

  • Fransa

2007 yılında GKRY-Fransa Askeri İş birliği Anlaşmasının imzalanması sonucunda Fransızlar, bu anlaşma karşılığında  Andreas Papandreu Baf Askeri Hava Üssü’nü ve Rum limanlarını kullanma hakkı elde etmiştir. Türkiye ve KKTC’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını gasp etmek üzere kurulan ittifaklara ek olarak Fransa ile GKRY Savunma Bakanları arasında 15 Mayıs 2019’da Savunma İş birliği Anlaşması imzalandı. Fransa’nın adanın güneyinde bulunan Mari’deki Evangelos Florakis Deniz Üssü’nden faydalanması sağlandı ve daimi olarak konuşlanılması yönünde anlaşmaya varılmıştır.

PESCO iş birliği çerçevesinde Doğu Akdeniz’de operasyonda bulunacaktır. Fransa’nın Türkiye’ye karşı açık düşmanlık ifadesi sayılan bu anlaşma, 1959-1960 Londra ve Zürih Anlaşmalarının açık ihlali anlamına geliyor. Türkiye, bu uyarıyı geçmişte, 2007’de Askeri İş birliği Anlaşması imzalanması ardından da yaptı. GKRY’nin Kıbrıs Türklerini veya Ada’nın tümünü temsil etmediği kayda geçirilmiş, yine Türkiye’nin bu doğrultuda hazırlanan mektubu BM’ye sunulmuştu. GKRY ve Fransa’nın bu adımla, BM nezdinde yürütülen müzakere sürecini de açıkça baltaladığı vurgulanmıştır.

  • ABD

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, Rum Yönetimine karşı 1987’den beri uyguladığı silah ambargosunu kaldırıldığını açıkladıktan sonra güvenlik eğitim merkezi kurulmasını kapsayan ABD-Güney Kıbrıs güvenlik ve savunma konularında 12 Eylül 2020’de ‘Karşılıklı Anlayış Memorandumu’ imzalandı. Rum Milli Muhafız Ordusu ile ortak tatbikatlara katılmak için ABD Donanması özel kuvvetlerine mensup savaş gemileri Güney Kıbrıs’ta yer aldı ve Güney Kıbrıs’a iki milyon dolarlık askeri eğitim desteği vermiştir.

Türk Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaya göre, bu mutabakat muhtırası, Doğu Akdeniz’de barış ve istikrara hizmet etmeyecek ve Kıbrıs meselesinin çözümüne de zarar verecektir, ABD’nin GKRY’ye silah ambargosunu kaldırması ve Rum tarafını askeri eğitim programına dahil etmek suretiyle attığı adımların Ada’da bulunan iki halk arasındaki dengeyi bozmuş ve Doğu Akdeniz’de gerginliği arttırmıştır.

ABD’nin Kıbrıs’ta üs sahibi olmak isteği üzerine Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zakharova 2018’de yaptığı resmi açıklamada topraklarında ABD askeri varlığına izin vermemesi konusunda GKRY’yi uyararak tedbirler almak zorunda kalacağını da ilave etmiştir (6).

nuu

Sonuç Olarak;

Yunanistan’ın 15 Temmuz 1974’teki darbe girişimi ile Kıbrıs’ı ilhak etme planı Türkiye’nin garantörlük hakkını kullanarak adaya müdahalesi ile önlenmiş ve Kıbrıs Barış Harekâtından sonra Kıbrıs Türkleri ile Kıbrıs Rumları arasında mevcut sınırlar oluşmuştur. Yunanistan’ın ve Kıbrıslı Rumların ENOSIS hedefinden vaz geçmemesi yüzünden iki toplum arasında bir sonuç alınamamış ve her iki topluluk kendi devletlerini kurmuştur.

Bunu fırsat bilen GKRY de adada tek başına söz sahibiymiş gibi hareket etmiş birçok ülke ile Türkiye’yi düşman kabul ederek Türkiye’ye karşı alınacak önlemler konusunda ortak askeri tatbikatlar ve anlaşmalar gerçekleştirmiştir. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ulusal ve uluslararası hak ve menfaatlerini tanımamışlardır.

Garantör olmayan devletlerin attığı bu adımlar, Kıbrıs Cumhuriyeti için temel belgeler olan Kuruluş, Garanti ve İttifak Anlaşmalarına aykırılığı değerlendirildiğinde garantörler tarafından tanınmayacak hükümsüz bir anlaşma olarak kalıyor. Garanti Anlaşması’nın 1. ve 2. maddeleri ile Kuruluş Anlaşması’nın 3. maddesi bu aykırılığı kanıtlar niteliktedir.

Garantör ülkelerin savunma görevini üstlendiği Kıbrıs’ta, garantör devletlerin onayı olmaksızın Kıbrıs’ın tek başına üçüncü ülkeler ile herhangi bir ortaklık kuramayacağını ve dolayısı ile askeri faaliyetler de icra edemeyeceğini net olarak ortaya koyuyor. Kendisini Kıbrıs’ın tek temsilcisi olarak lanse etmeye çalışan GKRY’nin bu tutumu ile Londra ve Zürih Anlaşmalarını yok saydığı ve gerektiğinde uluslararası hukuk uyarınca müdahale edilebileceği belirtilmiştir.

u

 Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege’de kendisine karşı hasmane tutum içine giren ve Türkiye’yi ortak düşman olarak algıladıklarını açıkça deklare eden ülkelerle askeri alanda mücadele edebilmesi için KKTC topraklarında deniz ve hava üsleri tesis etmesi önem taşımaktadır. Bu suretle Doğu Akdeniz ve Kıbrıs çevresinde meydana gelecek gelişmelere TSK’nın daha kısa sürede reaksiyon göstermesine imkân sağlanmış olacaktır.

Yararlanılan Kaynaklar
  1. Vatansever Müge, “Kıbrıs Sorununun Tarihi Gelişimi”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi Cilt: 12, sf. 1499-
  2. Michael D. Wallace, “Armaments and Escalation: Two Competing Hypotheses‟, International Studies Quarterly
  3. Keser Ulvi, “Kıbrıs’ın Stratej̇ik Önemi Bağlamında Adada Askeri Faaliyetler ve ilgil̇i Tarafların Askeri Gücü”
  4. Tamçelik Soyalp , “Kıbrıs’ta Kurulan Askeri İttifaklar ve Özellikleri”, folklor/edebiyat, cilt:18, sayı:70, 2012/2
  5. Taşçıoğlu, Ö.L., “Yunanistan’ın ve Gkry’nin Abd, İsrail, MAC, İngiltere ve Fransa ile Yaptığı Ortak Askeri Tatbikatlar”, International Social Sciences Studies Journal, 4(28): 6432-6441
  6. https://www.aydinlik.com.tr/fransiz-donanmasi-kibris-a-yerlesiyor-dunya-mayis-2019-1

Türkiye-İsrail İlişkilerinde Yeni Dönem [Röportaj]

0
Şalom Gazetesi Yazarı & Gazeteci Karel Valansi, Türkiye-İsrail ilişkilerinin dinamiklerini, Doğu Akdeniz’de İsrail’in stratejisini ve İsrail’in Ortadoğu’daki dış politikasını Doğu Akdeniz Politik’e değerlendirdi.
  • Dış basındaki birtakım haberlere göre Türkiye ve İsrail’in, ilişkileri normalleştirme çabalarının bir parçası olarak kapılı kapılar ardında görüşmelerde bulundukları ve Türkiye’nin İsrail’e Büyükelçi atadığı iddia edilmişti. Bu iddia edilen gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz ? Türkiye-İsrail ilişkileri yeni bir boyut mu kazanıyor ?

Bu yıl içinde bir kaç kez Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde normalleşme olasılığı tartışıldı. Bu konunun özellikle Türk basınında yer almasının İsrail’e bir mesaj niteliği taşıdığını düşünüyorum. Yorumcuların var olan gelişmelere dayanarak İsrail ile normalleşmenin gerekli ve olumlu bir adım olarak belirtmesini ise halkı böyle bir gelişmeye hazırlama çabası olarak yorumlayabilirim. Bu çabanın elbette ki Türkiye’nin dış politikada içinde bulunduğu sıkışma ile doğrudan ilgisi var.

Son dönemde Ankara’nın tercih ettiği ideolojik ve militarist dış politika kendisine dosttan çok düşman kazandırdı. Türkiye örnek gösterilen bir ülkeden kendisine şüphe ile yaklaşan, öngörülemez bir aktör haline geldi. Bunu kendi bölgesinde ve ABD, AB, NATO ile ilişkilerinde de görüyoruz. Bu nedenle kendisinden uzaklaştırdığı ülkeler arasından en kolay yaklaşabileceğini düşündüğü İsrail’e yönelik bir açılım başlatılmış olabilir.

  • Türkiye-İsrail ilişkileri tarihsel süreç içerisinde bir çok kez kırılma yaşamıştır. Fakat iki ülke arasında diplomatik ve siyasi krizler çıksa da, ekonomik ilişkiler devamlılığını korumuş, son yıllarda da olumlu farklı boyutlar kazanmıştır. Türkiye-İsrail arasında sağlam zeminde oturan ekonomik ilişkiler, diplomatik ilişkilerin normalleşmesine katkıda bulunabilir mi ? İlişkilerin normalleştirilmesi üzerine çözüm önerileriniz nelerdir ?

İki ülke ilişkilerinin önemli, kendine has özellikleri var. Bunun en önemlisi Türkiye 1949 yılında kendi çıkarlarını da göz önünde tutarak İsrail’i tanıma kararı aldı. O zamandan beri ilişkiler bir çok engebeli yoldan geçti ancak hiçbir zaman diplomatik ilişkiler kesilmedi. İlişkilerin doğasına baktığımızda, Mavi Marmara hadisesini bir kenara bırakırsak, iki ülke hiçbir zaman karşı karşıya gelmedi. Aralarındaki sorunlar da genelde Filistin konusuyla ilişkili. Yani iki ülkenin ilişkilerinin seyrini değiştiren en önemli konu Filistin.

ABD ise iki ülke ilişkilerini genelde olumlu yönde etkileyen önemli bir aktör. İlişkilerin normalleşmesi için öncelikle siyasi irade gerekiyor. Son 12 yılda ilişkiler çok zarar gördü bunun tamir edilmesi. Güvenin yeniden tesis edilmesi gerekir. Yapıcı bir  dil kullanılmalı. Her iki ülke lideri de pragmatik, gerekirse, çıkarlarına uygun görürlerse ikili ilişkileri düzelmemeleri, bunu başarmamaları için bir sebep yok.

  • Doğu Akdeniz’de, deniz yetki alanları konusunda Türkiye ve İsrail’in karşılıklı çıkarları bulunmaktadır. Ayrıca iki ülkenin de Doğu Akdeniz’de, karşılıklı kıyıları bulunmaktadır. Türkiye ve İsrail arasında olası bir Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Sınırlandırma Anlaşması imzalanabilir mi ? İsrail’in bu konuda tutumu nedir ?

İsrail, bu konudaki haberlerden sonra hiç vakit kaybetmeden bu iddiaları reddetti. Bu nedenle böyle bir olasılığın mümkün olduğunu pek sanmıyorum. Ama Orta Doğu burası, her an bir gelişme olur ve bu öneri masaya gelir yeniden. İsrail, içinde bulunduğu Doğu Akdeniz Gaz Forumu ile bölgede önemli bir aktör haline geldi.

Forum üyeleri Türkiye’ye karşı İsrail’den çok daha sert bir tutum içindeler. Hatırlarsanız İsrail Türkiye’ye yönelik bir bildiriye imza atmamıştı. İsrail kesinlikle Türkiye ile ipleri kesip atmayacaktır ancak Türkiye’nin kendisine sırt çevirmesi sayesinde elde ettiği yeni dostlukları da tehlikeye atmayacaktır.

J scaled

  • Doğu Akdeniz’de keşfedilen enerji kaynakları, bölge ülkelerinin diplomatik ve askeri faaliyetlerini arttırdı. İsrail, gerek East Med Projesi gerekse Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nda yer almaktadır. İsrail’in Doğu Akdeniz stratejisinin temelinde ne bulunuyor ? İsrail, Doğu Akdeniz’de nasıl bir politika izlemektedir ?

İki ülkenin enerji konusunda güçlü hedefleri var. Türkiye kaynak sıkıntısını ayrıcalıklı coğrafi konumuyla telafi etmeye çalışıyor. Sadece enerjinin aktığı bir köprü değil, bölgesel bir hub olmak istiyor. Komşuları Orta Doğu, Doğu Akdeniz ve Hazar Havzası gibi doğalgaz ve petrol açısından zengin bölgeler olunca Türkiye bu durumu sadece enerji açısından değil, stratejik ve ticari bir avantaj haline getirmek istiyor. İsrail ise komşuları arasında enerji kaynağına sahip olmayan ve bu konuda dışa bağımlı bir ülke iken, yakın dönemde kıyılarında keşfedilen zengin doğalgaz kaynakları ile enerji oyununa güçlü bir aktör olarak dahil oldu.

İsrail enerji konusuna sadece enerji bağımsızlığı ve ekonomi açısından bakmıyor. Bu durumu stratejik bir avantaj ve diplomatik bir koz olarak değerlendiriyor. Enerji konusunun Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin normalleşmesi açısından önemli bir rolü olabilir. Ancak, Türkiye ile ilişkilerinin durumundan bağımsız olarak, İsrail’in en baştan beri söylediği bu konudaki yatırımını tek bir yere yapmayacağı. Yani en ekonomik, hızlı ve kolay yol Türkiye’nin var olan boru hatlarına bağlanmaktan geçse dahi, bunun tek seçenekleri olmayacağını belirtiyorlar.

  • İsrail, son zamanlarda bazı Arap ülkeleri ile ilişkilerini normalleştirdi. Geçtiğimiz günler de Fas, İsrail’le normalleşme kervanına katılan 6. Arap ülkesi oldu. Söz konusu Arap ülkeleri ile normalleşme adımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz ? İsrail, Ortadoğu’da yeni bir strateji mi geliştiriyor ?

İsrail’in dış politikası genelde reaktiftir. Yani uzun vadeli planlar yapmak yerine, var olan durumun değerlendirmesini hızlıca yaparak buna göre bir tutum belirler. Son dönemde ABD’nin bölgeden çekilme isteği ardı ardına ABD başkanları tarafından dillendirilirken, bölgesel güçlere de alan açılmış oldu.

İran tehdidinin birleştirdiği ülkeler grubuna İsrail de katıldı. Bu da bölgede özellikle İsrail gibi statükocu Körfez ülkelerinde bir değişime yol açtı. Daha önce kapalı kapılar ardında gizli süren ilişkiler gün yüzüne çıkarıldı. Bunda ABD’nin tutumu, ortak İran tehdidinin yanı sıra güvenlik, ekonomik ve teknolojik avantajların da hesaplandığını söylemek mümkün.

Şalom Gazetesi Yazarı & Gazeteci Karel Valansi