Ana Sayfa Blog Sayfa 3

Lübnan ve İsrail: Deniz Sınırı Anlaşmazlığı

0

Lübnan ile İsrail arasındaki deniz sınırı anlaşmazlığı, bir Amerikan şirketin 2009 yılında Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz rezervi keşfetmesi ile gündeme gelmeye başlıyor. İki ülke arasındaki anlaşmazlık, o tarihten bu yana belli aralıklarla tartışılıyor veya karşılıklı olarak bir tehdit aracı olarak kullanılıyor.

Lübnan: Bir Hidrokarbon Sektörü Oluşturmaya Yönelik Çabalar

2009 ve 2010 yıllarında İsrail kıyılarında büyük doğal gaz rezervlerinin tespit edilmesi Doğu Akdeniz’de yeni bir siyasi dinamik yarattı. Levant havzası olarak tanımlanan jeolojik bölgedeki keşifler, İsrail’de ve aynı zamanda muhtemelen, ilk doğal gaz keşfi 2011 Aralık ayında yapılmış olan Kıbrıs’ta muazzam ekonomik etki yapacaktır.

ABD şirketi Noble Energy tarafından bölgede sürdürülen arama ve geliştirme çalışmaları, Lübnanlı politikacıların İsrail açıklarındaki keşiflerin kendi münhasır ekonomik bölgelerinde (MEB) olduğunu iddia etmesi ve Türkiye’nin Kıbrıs açıklarındaki çalışmaların ‘Kıbrıs Sorunu’nda siyasi bir çözüme varılıncaya kadar durdurulmasını talep etmesiyle, uzun zamandır varolan siyasi farklılıklara yeni bir boyut getirmiştir.

Lübnan ve Kıbrıs, 2007 Ocak ayında deniz sınırlandırma anlaşması imzaladı. Anlaşma, Kıbrıs Parlamentosu tarafından onaylanmasına rağmen Lübnan Parlamentosu tarafından onaylanmadı. İsrail açıklarındaki doğal gaz keşfi, Lübnan’ı her zamanki kavgacı siyaseti bir yana bırakarak 2010 Ağustos’unda kendi açık deniz alanının geliştirilmesi amacıyla bir hidrokarbon yasası geçirme konusunda harekete geçirdi.

Yasa, ilk iş olarak uygun en erken fırsatta açık deniz ruhsatlandırma işlemi başlatacak olan Lübnan’ın hidrokarbon gelişmesinin sorumluluğunu üstlenecek bir hüküm içeriyordu. Lübnan’ın ileri sürdüğü güney deniz hududu İsrail’in kendisi için saptadığı sınırın ötesine güneye doğru uzanarak teknik olarak savaş halinde olan Lübnan’la İsrail arasında yeni bir tartışma noktası yarattı.

2010 Aralık ayında İsrail ile Kıbrıs arasında bulunan kendi MEB’lerine ilişkin deniz sınırlandırma anlaşması yapıldı. Kıbrıs ve İsrail parlamentoları bu anlaşmayı onayladı.

2011 Şubat ayında Lübnan BM’den açık deniz sınır belirlenmesine yönelik UNIFIL (Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü) emrini genişletmesini istedi. Ancak kendisine UNIFIL emrinin Lübnan’ın kıyı bölgesiyle sınırlı olup açık denize uzatılamayacağından ötürü bunun mümkün olmadığı bildirildi.

Lübnan Dışişleri Bakanı Adnan Mansur, 2011 Haziran ayında BM Genel Sekreteri Ban’a gönderdiği mektupta Lübnan’ın Kıbrıs ve İsrail arasında imzalanan açık deniz sınırlandırma anlaşmasını “Lübnan’ın egemenlik ve ekonomik haklarının ihlali” ve “bölgedeki barış ve güvenliğe” bir tehdit olarak gördüğünü bildirdi.

Temmuz 2011’de Lefkoşa’da düzenlenen Levant Havzası’ndaki hidrokarbon konularıyla ilgili toplantı sırasında eski Lübnan Başbakanı Fuad Sinioria, Lübnan’ın tek taraflı olarak kuzey ve güney açık deniz sınırlarını belirlediğini söyledi.

İsrail, 2011 Temmuz ayında BM’ye gönderdiği mektupta, Doğu Akdeniz’de, kendi bölgesiyle Lübnan açık denizi arasındaki sınır olarak gördüğü noktaları tanımladı. İsrail’in  talebi Lübnan’ın talebiyle çakışarak 850 kilometre karelik bir açık deniz alanını anlaşmazlığa sokuyordu.

Lefkoşa’da gerçekleşen toplantıda Lübnan toplantı sırasında iki ülke arasındaki orta çizginin güneye doğru genişletilmesini talep etti.Lübnan bunun Kıbrıs, Lübnan ve İsrail sahalarının buluşacağı üç taraflı bir nokta olmasını istiyordu. Ancak Kıbrıs bu talebi reddetti. İki taraf konunun tartışmaya açık kalması, ancak 2007’de üzerinde anlaşılan orta çizgide değişikliğin beklenmediği konusunda anlaştılar.

Lübnan’ın Doğal Gaz Ve Petrol Arama Süreci

İsrail ve GKRY ile Levant havzasını paylaşan ve Doğu Akdeniz’de sondaj faaliyetlerine başlamayan tek ülke olarak bilinen Lübnan da bu durumu değiştirmek için bu yıl sonunda bölgede doğal gaz arama çalışmalarına başlayacağını ilan etmişti.

Lübnan hükümeti, 4 Ocak 2017’de, Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) olarak adlandırılan Lübnan’ın deniz sahasındaki petrol ve doğal gaz aramalarını başlatacak iki kararnameyi onayladı. Kararnameler ile ihaleye açılacak blokların seçilmesi, arama yapacak şirketler için lisanslama ve gelirlerin paylaşılmasına ilişkin modelin belirlenmesi süreci başlamış oldu.

Lübnan Petrol İdaresi tarafından Lübnan deniz sahasında belirlenen 10 arama bölgesinden 5’i için teklif süreci açıldı. Bakanlar Kurulu da Aralık 2017’de Fransa’nın Total, İtalya’nın ENI ve Rusya’nın Novatek şirketlerinden oluşan bir konsorsiyuma, Lübnan’ın deniz sahasında belirlenen 10 deniz bloğunun kuzeyindeki 4. blok ve güneyindeki 9. blok için petrol arama ve çıkarma izni verdi.

frf

Lübnan’ın bu hamlesi Blok 9’un konumu nedeniyle İsrail’in tepkisine neden olmuştu. Çünkü İsrail sınırına paralel olarak uzanan Blok 9’un bir bölümü, Tel Aviv’in iddiasına göre İsrail karasuları içinde yer alıyor. Ayrıca İsrail ve Lübnan deniz sınırları arasında kalan 860 kilometrekarelik 3 blok nedeniyle de iki ülke arasındaki anlaşmazlık devam ediyor.

Lübnan hükümeti, 4. blokta arama faaliyetlerini başlatmayı planlıyordu ancak 17 Ekim’de ekonomik kriz ve ardı arkası kesilmeyen vergilere karşı halkın sokağı dökülmesi sonucu önceki ay istifa etmek zorunda kaldı. Öte yandan, Beyrut yönetimi, bu yıl nisanda 1,2,5,8, 10’uncu bloklar için son teklif verme tarihini 31 Ocak 2020 olarak belirlendi.

İsrail’in Hedefi Ne ?

Dünyanın en önemli gaz ihracatçısı ülkeleri arasında yer almayı isteyen İsrail, rezervlerini üretime açarak iç tüketime katkı sağlamaya öncelik veriyor.

Bölgesel ticaret ağı oluşturarak yeni pazarlara açılmayı hedefleyen İsrail, Tamar sahasındaki gazı ABD’li bir şirket üzerinden Ürdün’e satmaya başladı. Mısır’ın Dolphin enerji şirketiyle de 15 milyar dolarlık anlaşma sağlayan İsrail, 65 milyar metreküp gazın Mısır’a satılmasını garantiledi.

ss

Öte yandan, Avrupa’ya açılmayı da düşünen Tel Aviv yönetimi, GKRY ile East-Med Boru Hattı Projesi’ni hayata geçirmek istiyor. Projede, İsrail ve GKRY’nin ürettiği doğal gazın deniz altından boru hatlarıyla Yunanistan’a ve buradan Avrupa’ya iletilmesi öngörülüyor. Rus gazına bağımlılığını azaltmak isteyen ve enerji güvenliğini en önemli gündem maddesi haline getiren Avrupa da projeye finansal destek veriyor.

Tüm bu denklemde İsrail, Beyrut yönetimini oyun dışı bırakıyor, Lübnan’ın ithalat ve ihracat pazarlarının önüne set çekiyor. Lübnanlı yetkililer, İsrail’in deniz sınırı anlaşmazlığındaki asıl amacının Lübnan’ın petrol ve doğal gaz rezervlerini ele geçirmek olduğunu düşünüyor.

Lübnan basını, İsrail açıklarında aylardır çalışmalar yürüten Yunanistan’a ait Panama bandıralı “Med Surveyor” gemisinin 2019’da iki ülke arasındaki tartışmalı deniz sahasını geçerek Lübnan karasularında arama yaptığına dikkat çekti.

İsrail için Akdeniz’de çalışmalarda bulunan Panama bandrollü geminin, Lübnan karasularında 7 -18 dakika boyunca kaldığı tespit edildi. İki ülke arasındaki kara ve deniz sınırlarını, gerginliklere karşı korumakla görevli Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü (UNIFIL) ise olayı görmezden geldi.

s1s

Tel Aviv’in iki ülke arasındaki tartışmalı deniz sahasında bulunan gaz ve petrol hacmiyle ilgili veri topladığı öne sürülürken, Lübnan’ın ise buna karşı vakit kaybetmeden Birleşmiş Milletler’e (BM) başvurması gerektiğine işaret edildi.

Basındaki haberlerde İsrail’in, Lübnan’daki siyasi ve ekonomik krizi fırsat bilip ülkenin Akdeniz’deki gaz ve petrol kaynaklarına göz diktiği iddia edildi. Haberlerde İsrail’in, on yıllardan beri sürekli olarak siyasi iç çekişmelerle zaman kaybeden Lübnan’ı istikrarsızlaştırma ve zenginliklerine el koymaya dönük fırsatçılık yaptığı ifade edildi.

Lübnan İçin Uygun Seçenek Türkiye Mi ?

Suriye’de süregelen savaş, bölgedeki çatışmalar ve Lübnan’da yaşanan istikrarsızlığa rağmen Beyrut yönetimi, doğal gazda iç talebi karşıladıktan sonra fazlasını dünya pazarlarına satmayı hedefliyor. Bu kapsamda Lübnan için masada dört seçenek bulunuyor. Birincisi, hali hazırda mevcut olan Arap Doğal Gaz Boru Hattı’nı tekrar aktive ederek Suriye, Mısır ve Ürdün’e gaz ihraç etmek.

vd

İkinci seçenek ise Lübnan’ın 1990’dan beri hayata geçirmek istediği LNG (Sıvılaştırılmış Doğal Gaz) ve yüzer LNG terminalleri.Yüksek kurulum ve teçhizat maliyeti dolayısıyla ertelenen projeler ülkenin içinden çıkamadığı siyasi kördüğüm sebebiyle bu projeler de ertelenmişti.

Üçüncü seçenek, Lübnan kıyılarından East-Med hattına bağlanacak yeni bir denizaltı boru hattıyla gazın, GKRY ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya ulaştırılması hedefleniyor.

Ayrıca Avrupa Birliği’nin de desteklediği projenin öngörülen güzergahı Türkiye’nin deniz sahalarından geçiyor. Sonuç olarak aktörlerin Türkiye’yi de hesaba katarak hareket etmesi gerekiyor. Bu nedenle Lübnan gazı için dördüncü ve en uygun seçeneğin Türkiye olduğu belirtiliyor.

Yararlanılan Kaynaklar

Doğu Akdeniz’de Stratejik Ortaklık: İtalya ve Türkiye

0

Akdeniz’de en uzun kıyı şeritlerinden birine sahip olan İtalya, kendisini coğrafyaya hâkim kılan merkezi konumuyla Akdeniz’in sakin gücü olmaya devam etmektedir. Ülkenin dış politikasında izlediği çoğu zaman karmaşık yol Afrika’ya, Balkanlar’a ve hatta Doğu Akdeniz’e uzanan toprakları incelendiğinde kendini izah ve ifade ediyor.

Dünya gündeminin en sıcak meselelerinden olan Doğu Akdeniz ve Libya konusu, Avrupa dinamikleriyle incelendiğinde ise İtalya’nın aldığı pozisyonun dikkat çeken ayrıntılar içerdiği görülüyor.

Türkiye-İtalya İş Birliği

Türkiye ve İtalya’nın Akdeniz’deki varlık ve ilişkilerine baktığımızda, tarihsel olarak iki ülke de birer Akdeniz gücü olarak karşımıza çıkıyor. Onlarca yıldır NATO’nun güney kanadında iş birliği yapıyorlar; yaklaşık 20 milyar dolar değerinde, dengeli bir ikili ticarete sahipler. Üstelik birçok yatırım ve ekonomik iş birliği nedeniyle İtalya Türkiye’nin Avrupa’daki ekonomik çıkarları için önem arz eden bir ülke konumundadır.

Son dönemde ikili ilişkilerde yaşanan olumlu seyir, Türkiye ile İtalya arasındaki siyasi ve ekonomik gelişmelerin yanı sıra, AB ile ilişkiler ve Akdeniz’deki gelişmelerde de kendini gösteriyor. Türkiye ve İtalya’nın bu çerçevede Libya’da sağladıkları iş birliğinin temel amaçlarından birinin Afrika’dan Avrupa’ya, İtalyan yarımadası üzerinden mülteci akışını engellemek olduğu aşikâr.

Örneğin son dönemde Türk ve İtalyan donanmalarının NATO kapsamında veya Libya suları dahil Akdeniz’de ikili olarak gerçekleştirdikleri çok sayıda deniz tatbikatı tam olarak bu ihtiyaç ışığında gerçekleştirildi. Bunun yanında Roma ve Ankara arasındaki ilişkilerdeki olumlu seyir, Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki varlığını özellikle Kıbrıs üzerinden daha görünür kılma girişimiyle paralel olarak gerçekleşti.

1 scaled

ENI’nin Sondaj Faaliyetleri

GKRY’nin, 2018’de Fransız, İtalyan ve Amerikan enerji şirketleri Total, ENİ ve Exxon Mobil’e Türkiye’nin kıta sahanlığı içinde bulunan 7’inci parselde petrol ve doğal gaz rezervlerini araştırmak üzere çağrıda bulunmasını müteakip Fransız Total ve İtalyan Eni şirketleri 26 Kasım 2018‘de 7. parselde hidrokarbon sondajı yapmak üzere GKRY’ye lisans başvurusunda bulunmuştur.

Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs Adası’nın güney batısında bulunan tartışmalı 7 numaralı parsel için sondaj izni verildi. Türkiye 7 numaralı parselin bir bölümünün kendi kıta sahanlığı içerisinde olduğunu savunuyor. Nitekim, bu doğrultuda Yavuz sondaj gemisi ve iki firkateyn bölgeye intikal ettirildi. ENI firması CEO’su Claudio Descalzi bölgeye savaş gemilerinin gelmesi durumunda sondaj faaliyetlerine başlamayacaklarını, bölgede oluşabilecek bir gerginliğin tarafı olmak istemediklerini ifade etti.

Doğu Akdeniz’de MEB’lerin veya kıta sahanlıklarının paylaşımı konusunda ciddi bir sorun olduğu vaka iken, şirketlerin Güney Kıbrıs tarafından açılan ihalelere katılmaları ve sondaj için ruhsat almaları sadece ekonomik nedenler ile açıklanamaz. ENI CEO’sunun açıklamasını siyasi olarak, İtalya’nın 7 numaralı parselde doğrudan Türkiye ile kriz yaşamak yerine, sorunu AB’nin genel bir sorunu haline getirmek istemesi, AB zirvesinden daha caydırıcı yaptırımların çıkmasına zemin hazırlanması, Doğu Akdeniz’de Fransa’nın AB adına daha fazla varlık göstermesinin önünün açılması şeklinde değerlendirebiliriz.

ss 1

ENI ve Total konsorsiyumu, Doğu Akdeniz’de, Rum yönetiminin sözde MEB içerisindeki yapmayı planladıkları sondaj faaliyetlerini, 2021’e kadar ertelediğini resmi olarak Rum yönetimine iletmiştir.

East-Med Boru Hattı Projesi

Doğu Akdeniz’den çıkarılacak gazı Avrupa’ya taşıması planlanan East-Med boru hattıyla ilgili anlaşmanın imza töreni Yunanistan, İsrail ve Kıbrıs enerji bakanları tarafından 2 Ocak 2020’de Atina’da yapıldı. Projeye göre İsrail’den çıkarılacak doğal gaz, su altı borularıyla önce Güney Kıbrıs’a gelecek, ardından Girit adasına uzanacak. Girit’ten sonra Yunanistan ve İtalya üzerinden Avrupa’ya ulaşacak.

Projenin esas amacı, Türk kara sularına girmeyip herhangi bir şekilde Türkiye’yi projeye dahil etmeden İsrail doğal gazını Avrupa’ya taşıyabilmek olarak dikkat çekiyor. East-Med projesi için belirlenen güzergahın, Türkiye-Libya ile 27 Kasım 2019’da imzaladığı deniz yetki alanları mutabakatı ile çakışıyor olması da diplomatik gerginlik konusu oldu.

Sonuç bildirisi Türkiye ve Serrac’a yönelik dengesizlikler içermesi nedeniyle İtalya bu kez de bildiriyi imzalamamıştır. İtalyan yöneticiler, Türkiye’nin de izinsiz şekilde kıta sahanlığından geçen bu hatta izin vermeyeceğini düşünüyor. Nitekim daha önce sondaj için GKRY’nin sözde 3. parseline gelen İtalyan ENI şirketine ait SAIPEM 12000 gemisi Türk Donanması’nı görünce geri dönmek zorunda kalmış, ENI CEO’su Claudio De Scalzi KKTC’ne gelerek devlet yetkilileri ile görüşmüştü.

k 2

Türkiye-Libya Anlaşması’a İtalyan Etkisi

Tarihi gereği İtalya, eski sömürgesi Libya’yı kendi etki alanının bir parçası olarak görüyor. Libya’nın mevcut durumu İtalyan çıkarlarıyla epey ilintili ve İtalya Libya’nın hidrokarbon rezervlerine bağımlı olmasından göç ve terörizm gibi konulara kadar, diğer hiçbir Avrupa ülkesiyle karşılaştırılamayacak düzeyde, bu ülkeyle çoklu ilişkilere sahip. Bu sebeple Libya’da çatışma ortamı oluştuğu andan itibaren İtalya konuya müdahil oldu.

İtalya Libya’nın iç siyasi yapısını diğer Avrupa ülkelerinden çok daha iyi bildiğinden, toplumsal yapısı gereği aşiretleri sürece dahil etti. Roma’da bir araya getirerek Libya’nın güneyinin ekonomik ve sosyal kalkınmasını teşvik etmek için bir anlaşma imzalamalarını sağladı.

Tüm bunların temelinde ise Libya ile İtalya arasındaki en temel sorun olan mülteci meselesinin yattığını görmek zor değil. 2017 yılında Libya Başbakanı Fayiz es-Serrac ile imzaladığı bir anlaşmayla İtalya Libya’dan gelen mültecileri engellemeyi amaçladı. Bu çerçevede Libya’ya yardımların yanında kolluk gücü eğitimi, sivil toplumun geliştirilmesi gibi destekler veren İtalya, öte yandan bu hususta AB’nden istediği ölçüde destek alamadı.

sq

Libya meselesine Türkiye’nin de müdahil olmasıyla, konu Doğu Akdeniz ve enerji bağlamında yeni güvenlik alanlarına taşınmış oldu. Zaten Türkiye’yi içine almayan ve Türkiye’nin bölgede “aktif politika izlemesi” gerektiğini gösteren İtalya, bölgede hidrokarbon faaliyetlerinde bulunmayı vaat etti.

Doğu Akdeniz ve enerji konularında daha etkin olmak isteyen İtalya’nın bu girişimi Yunanistan ve İsrail’in hakimiyeti nedeniyle istediği etkiyi meydana getirmedi. Söz konusu girişimlerin Yunanistan’ın bir gövde gösterisi haline dönüşmesiyle, İtalya fikir öncülerinden olduğu East-Med projesinin 2 Ocak’ta Atina’da düzenlenen imza törenine katılmadı.

Türkiye’nin bölgede kendisinin dahil edilmediği anlaşma ve girişimleri önleyeceğini çeşitli vasıtalarla göstermesiyle, Mavi Akım boru hattının yapımını üstlenen ve Türkiye’deki diğer bazı projeler için de öncelikli düşünülen İtalyan şirket ENI’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerini durdurup geri çekilmesi, bu kapsamda önemli bir adımdır.

Fakat 9 Haziran’da İtalya’nın Yunanistan’la imzaladığı MEB anlaşmasıyla etkin ve tarafsız görünmek isteyen İtalya, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki politikalarını desteklemiş olmaktan öteye gidemedi. Keza Yunanistan, daha sonra Mısır’la yaptığı anlaşmaya hukuki emsal olarak İtalya ile yaptığı anlaşmayı gösterdi.

sqq

Yunanistan-İtalya MEB Anlaşması

İyon Denizi’nde 9 Haziran 2020’de Yunanistan ve İtalya arasında MEB Anlaşması imzalandı. Söz konusu anlaşma, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de savunduğu kıta sahanlığı ve MEB sınırlarını içeriyor. Anlaşması, Yunanistan’ın, adaların tam etkili olduğu yönündeki iddialarından feragat ettiğini gösteriyor. Anlaşmada jeodezik haritaların kullanılması ise Türkiye’nin Libya, İsrail ve Filistin ile denizden komşu olduğunu doğruluyor.

Ankara ile Serrac’ın belirlediği MEB’in batıda Girit adasına teğet geçmesine tepkili Atina yönetimi söz konusu bölgenin kendi MEB’ine dahil olduğunu iddia ediyordu. Bu anlaşma ile Yunanistan adaların ana kara kadar hakkı olmadığını kabul etmiş oldu. Arnavutluk’un ve Libya’nın hakkı yenmektedir.

4 1

İtalya’nın Akdeniz Tatbikatları

Türk ve İtalyan Donanmaları, 25 Ağustos 2020 tarihinde Doğu Akdeniz’de ortak eğitim icra etti.  Savunma sanayii alanında önemli iş birliklerine imza atan iki ülke, NATO ve ikili ilişkiler çerçevesinde pek çok alanda bu iş birliğini artırıyor.  Doğu Akdeniz’de gerçekleştirilen ortak eğitim, “müttefiklik” mesajı olarak algılandı. İtalya, Libya’da da Türkiye ile koordineli hamlelerde bulunuyor.

GKRY, Yunanistan, İtalya ve Fransa’nın 26-28 Ağustos’ta, Eunomia ismiyle gerçekleştirilen ortak hava ve deniz tatbikatının “başarıyla” tamamlanmıştır. İtalya Savunma Bakanlığı da “bölgede istikrar sağlanmasını” amaçladıklarını belirtti.

Yunan Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Bu tatbikat, dört Akdeniz devletinin tansiyonu düşürme politikası kapsamında hukukun üstünlüğüne yönelik taahhütlerini ortaya koyma amacı taşıyor” denildi Bakanlığın açıklamasında, İtalyan ve Türk donanmaları arasında “tarihi olarak mükemmel ilişkilerin” bulunduğu da belirtildi ve taraflar arasında diyalog için bu ilişkilerden de yararlanıldığı kaydedildi.

jjj

MED-7 Zirvesi

Fransa’nın ev sahipliğinde Korsika adasında 10 Eylül 2020 tarihinde gerçekleştirilen MED-7 adıyla anılan Güney Avrupa Ülkeleri Zirvesi’ne katılan İtalya Başbakanı Conte, “Doğu Akdeniz’deki gerilimi, bunun herkesin zararına olduğu ve bunu düzeltmek için mümkün olan her şeyi yapmanın görevimiz olduğu bilinciyle ele aldık. Burada büyüyen bir endişe söz konusu ve biz de diyalog ufuklarını genişleten ve paylaşılan çözümleri belirleyen erdemli bir görüşme sarmalı başlatmak istiyoruz.” diye konuştu.

Sonuç Olarak;

Avrupa’daki Türklerle daha farklı jeopolitik şartlarda karşılaşsalar da İtalyanlar, Anadolu Türkleri ile Akdeniz temalı bir ilişki kurmuşlardır. Anadolu Türkleri’nin İtalyalılarla olan ilişkisi deniz üzerinden olmuştur. İki halk ve hükümetleri arasında temel ilişki; Akdeniz’de ve Akdeniz’in ayrık denizlerinde çok uzun süreli yaşanan hâkimiyet mücadelesidir. İbn-i Haldun’un meşhur bir ilkesi olan “Coğrafya Kaderdir”, modern zamanlardaki Türk-İtalyan ilişkilerinin de anahtarı olmuştur.

2

İtalya son zamanlarda Türkiye ile yakın ilişkiler içerisindedir. İtalya’yı yanına çeken Türkiye, Doğu Akdeniz’de elini daha çok güçlendirdi. Tüm bunları gören Yunanistan, Doğu Akdeniz’de İtalya’ya bir de İyon Denizi’ndeki MEB sorununu gündeme getirirse sonu toparlanamaz şekilde ilişkileri bozulabilir anlayışı vardır. Türkiye ekonomik ve askeri olarak biraz daha güçlendiğinde Yunanistan’ı Ege ve Doğu Akdeniz’de masaya oturtabilir, hakkı olanı diplomatik olarak alır.

Her şeyden önce İtalya ve Türkiye hem tarihi hem de coğrafi açıdan Doğu Akdeniz’de önemli devletler olarak öne çıkmaktadır. Karadeniz ve Akdeniz’de doğalgaz ve petrol bulunması durumunda, bu kaynakların çıkarılması ve aktarılması konusunda İtalya ile yapılacak ortaklıklar bölgedeki şartları epey değiştirecektir. İtalya bu kapsamda, sakin ve temkinli gücüyle Akdeniz güvenliğinde anahtar rollerden birini alabilir. Avrupa fikrinden hızla savrulan İtalya’nın hareket kabiliyetindeki değişim ve genişleme, hissedilir şekilde nüfuz alanını da etkileyecektir.

Türkiye ve İtalya’nın yapacağı rasyonel iş birliği ise Kuzey Afrika ve Akdeniz’deki stratejik düzen için gerekli olacaktır. Bakan Çavuşoğlu, İtalya Dışişleri Bakanı Luigi Di Maio ile Dışişleri Bakanlığındaki görüşmesinden sonra düzenlenen ortak basın toplantısında Doğu Akdeniz’in iki önemli ülkesi Türkiye ve İtalya’nın, bu bölgenin barışı, huzuru ve refahı için birlikte çalışabileceklerinin altını çizmiştir.

f 1

Yararlanılan Kaynaklar

“Türkiye İçin Mavi Vatan Bir Atlama Tahtası Olacak“ | Cem Gürdeniz

0

‘Mavi Vatan’ kavramının fikir babası E. Tümamiral Cem Gürdeniz Mavi Vatan, Adalar Denizi, Doğu Akdeniz, Osmanlı Donanması, Libya ve Kıbrıs konusundaki önemli tespitlerini Babala TV’ye anlattı. Cem Gürdeniz’in, söz konusu konulardaki tespitlerini sizler için hazırladık, derledik;

‘Oruç Reis 28. Boylam’ın Batısına Gidebilir’

Türkiye’nin gelecek yüzyılını şekillendirecek ve son üç ayın sonrasında ortaya çıkmış bir genel hazırlığı ortaya çıkarıyor. Akdeniz’de dinamik oynanan bir satranç görülmektedir. Her ülke hamleler yaptı ve Türkiye çok basınçlı dönemlerden geçmiştir. Şu an durum sakindir çünkü burada insiyatif ve alan hakimiyeti Türkiyede idi, arkasında 1700 km2 kıyısı olan Anadolu vardı. Büyük bir donanması ve Kıbrıs adasındaki Türk varlığı vardı.

Dünya’nın sayılı sismik ve derme filosuna sahip donanması vardı. Bu gemiler olmasa Türkiye, özel sektörden dış ülkelerden kiralasa bunların hiçbiri gelmezdi. Türkiye, Gambot diplomasiyi, sismik diplomasiyi çok uygulayan bir ülke oldu. Eleştiri olarak; İstikşafi görüşmelerde Türkiye istediğini elde edemezse Türkiye bu kadar provakasyona, ‘sizin bizi kötülemenize rağmen iyi niyet gösterdik ama sonuca gidemiyoruz Oruç Reis’i 28. Boylamın batısına gönderiyorum’ diyebilir. Bu şans Türkiye için her zaman var.

Niye 28. Boylam (Rodos’tan geçen boylam) diyorum, çünkü Türkiye bugüne kadar Rodos’un batısına geçmedi. Bu Dışişleri’nin bu konuda temkinli olduğunu gösteriyor. Fakat bana göre bu yanlış. 27 Kasım anlaşmasından sonra BM’e deklare edilen kıta sahanlığı Girit’in doğusundan geçiyor. Ben olsaydım, 6 Ağustos anlaşmasından sonra değiştirir ve NAVTEX’in batı sınırını Girit’in yanından geçiriyorum yani sağımın en batısından geçiriyorum demesi gerekirdi. Eğer Türkiye bu gidişattan memnun olmazsa bu seçeneği cebinde tutmalıdır.

43

‘Yunanistan, Doğu Akdeniz’e Taraf Değildir’

Diğer taraftan Yunanistan, Doğu Akdeniz’e taraf değildir. Yunanistan tekrar görüşme masasına geliyor. İstikşafi görüşmeleri normalde Ege için fakat Doğu Akdeniz gündeme getirilecek mi? Burada Yunanistan’ın taraf olmadığını empoze etmek gerekiyor. Doğu Akdeniz konferansında Yunanistan’ın yeri olmaması gerekiyor.

Konferansa alındığı taktirde onun adalarının kıta sahanlığı ürettiğini kabul etmiş oluyorsunuz ve Libya ile yaptığımız MEB anlaşması da risk altına girmiş olur. Bugün ne taviz verilirse geri almak çok zordur. Bunu barış içerisine ikna yöntemi ile çözülmesi gerekmektedir.

Türkiye’nin en büyük büyükelçileri donanmasıdır. Dışişleri, Yunanistan’ı Akdeniz’de muhatap kabul edip etmeme konusu ve 26. boylama bir devlet uygulaması mutlaka yapılması gerektiği iki önemli husustur.

‘Atlantik Sistem’in Etkisi Kalktı’

Yaşanılan süreç sadece Türkiye, Yunanistan, GKRY arasındaki bir deniz yetki alanları paylaşım süreci değildir. Bütün güç odakları burada pozisyon alamaya başlıyor. Bu yüzden Türkiye bütün jeopolitik fay hatlarını görerek sağlam durmalı. Çünkü bugün şekillenen ortam post-hegemonik etki alanları siyasi coğrafya şekilleniyor.

Atlantik Sistem’in 15 Temmuz 2016 sonrası Türkiye üzerindeki etkisi kalkmıştır. Türkiye artık kendi jeopolitiği ile hareket etmesi gerektiğini öğrendi. Türkiye oyunu çok yüksek planlama gayretleri içerisinde oynamak zorundadır, çünkü gelecekteki jeopolitik savunma ihtiyacı devam edecek. Anadolu’nun savunulması, okyanuslara açılma ihtiyacı devam edecek.

d3d

‘Son Sözü Coğrafya Söyler’

Seville haritası kıta sahanlığı açısından bütün adalara kıta sahanlığı vermiştir ve Türkiye‘yi Ege’de karasularına hapsetmiştir. Eğer bu harita empoze edilirse, Türkiye 60 bin km2 kaybeder. Doğu Akdenizde’de hem Meis hem diğer adalar zinciri nedeniyle neredeyse Türkiye’den, Kıbrıs’ın çaldıklarıyla 150 bin km2 alanı çalmışlardır.

Türkiye, Mavi Vatan ile denizi yeni yeni keşfetmiştir. Dünya’nın gözü Doğu Akdeniz’dedir. Diğer ülkeler, Türkiye’yi bir şeyle oyalamak istiyorlar, Meis’e asker çıkararak kışkırtmaya çalışıyorlar çünkü Türkiye’yi teşvik edip orada bir krizi alevlendirip Doğu Akdeniz’deki yayılmayı hedeflemektedirler.

Türkiye’nin jeopolitik hedefi 200 bin km2’lik alanı kontrole, emniyete almaktır. Alınırsa ve Türk bayrağı dikilse Türk kamuoyunun vicdanını rahatlatır. Eğer hükümet halkın bu duygusunu tatmin etmek istiyorsa ilk yapacağı iş 150 ada, adacık ve kayalığın ismini BM’e deklare eder ve yeni bir süreci başlatır.  Yunanistan’a da nota verir bunları size devretmedik diye yeni bir aksiyonel süreci başlatabilir.

Sevilla Haritası

‘Osmanlı Donanması’

Osmanlı İmparatorluğu’nun deniz jeopolitik perspektifi yoktu. Çünkü ipek ve baharat yollarının tam ortasındaydı ve başka bir şeye ihtiyacı yoktu. Osmanlı Devleti denizci bir devlet olmadığından bundan kaynaklanan bedeli çok ağır ödemiştir. Donanma baskınları sonucu birçok denizci imha edilmiş ve donanmalar yakılmıştır.

Şu an Türkiye zamanı geri sayarak yetişmeye çalışıyor. Neden Mustafa Kemal Atatürk önemli ? Çünkü bu aydınlanmayı, yolu açan kişidir. Atatürk devrimleri olmasaydı ne MİLGEM yapılabilirdi ne  ATMACA Füzesi yapılabilirdi ne de İHA’lar uçabilirdi. Bu ancak toplumsal bir bilgi devrimi ile olur. İşte Mustafa Kemal bize bunu verdi.

Eğer denizde bir yeri alıyorsan güçlü donanman olması gerekir, dış periferiyi kontrol edeceksin oraya gelecek nakil yollarını keseceksin, yaklaşma sularını kontrol edeceksin. Sonunda Abdülhamid’in düşünemediği durum sonucu Selanik düşmüştür. Anavatan savunması denizden başlamalıydı.

‘Libya ve Kıbrıs’

Libya ve Kıbrıs, Türkiye’nin Mavi Vatan mücadelesinde yetki alanlarımızın gelecek için korunmasında çok kritik iki yerdir. Mavi Vatan’ın batı kapısı Libya’dır. 21.yüzyıla hazırlık yapan Türkiye için Mavi Vatan bir atlama tahtası olacaktır.

Libya’da yeni bir iktidarın başlaması, yeni bir kaderin belirlenmesinde en kritik şey Türkiye ve Rusya’nın Libya’da anlaşması gerekmektedir. Türkiye’nin orada bir üs almasına Rusya bir şey dememesi gerekir. Rusya’nın da bir üs kurmasına, Türkiye’nin bir şey dememesi gerekir. Çünkü büyük devletlerle ilişkiler karşılıklı çıkar dengesine bağlıdır.

Kıbrıs’taki seçimde kim seçilirse seçilsin dileğimiz Türkiye ile rakip olmayan, düşman olmayan birisi olmasıdır. Türk Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasından sonra ‘federal çözüme artık nokta koyduk’ açıklaması çok önemlidir ve içinin doldurulması gerekir. Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulmalıdır. Yeni seçilen hükümette, Türkiye’nin bu kararını desteklemelidir. Hatta KKTC meclisi de derhal bu konuda karar almalıdır. Seçimlerden sonraki hükümette federal çözüm artık tartışılmayacaktır diye.

Çözüm süreci 5+1’i Türkiye teklif etmişti. Kıbrıs Rumları, Türkiye ve BM oturalım masaya neyi tartışacağımızı, neyi hedeflediğimizi önce konuşalım diye bir konferans modeli üzerine buradaki hedef boşanma olacaktır. Bu boşanma nasıl olacaktır? Sonrasında Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ortaya çıktıktan sonra Türkiye’nin yapacağı en önemli iş bunu tanıtma atağı olmalıdır.

88

Daha sonra Türkiye ile stratejik, ekonomik iş birliği anlaşmaları ile bu ülkenin savunması Türkiye tarafından garanti edilmeli, egemen üsler verilmelidir. Eğer böyle bir model olmuyorsa, Monaco modeli gibi dışişleri ve savunmasında bize bağlı olabilir. Kuzey Kıbrıs’taki halka da tavsiyemiz şudur; bağımsızlık, özgürlük her şeyin üstündedir. AB pasaportu uğruna köleleşmek tercihleri ise kendi bilecekleri bir şeydir.

‘Denizcilik Bakanlığı Kurulmalıdır’

Türkiye’nin de Kıbrıs seçimlerinden sonra yapacağı şey, derhal bir deniz üssü, hava üssü kurmasıdır. Türkiye’nin 21.yüzyıl geleceğinde iki anahtar kelime vardır; birisi Atatürk’e yaklaşmak diğeri ise denizci olmaktır.  Mevcut iktidar Denizcilik Bakanlığı’nı kurarsa tarihe geçer.

Denizcilik Bakanlığı niye önemli; ülkenin ithalat ve ihracatını %89’u deniz yoluyla gerçekleşiyor, gemiye limana muhtaçsın. Deniz Kuvvetleri’nin savunma sanayini kendi tersanelerimiz destekliyor. O yüzden Türk denizciliği tek elden yürütülmesi gerekiyor.

Bakanlıklar darmadağınık bir şekildedir. Türkiye’nin derhal tek elden denizciliği ele alacak çevresiyle, sanayisiyle, işletmesiyle tek elden yönetilmesi gerekir. Çünkü neslin ihtiyaçları o kadar büyük olacak ki bu sistem ile yönetilemeyecek.

e3

Hazırlayan/Editör: İlknur Savun

Yunanistan’ın Adalar Üzerindeki Egemenliği Sınırlandırılmıştır

0

Meis Adası’na giden Yunan askerlerinin görüntülerinin bir Fransız haber ajansı tarafından dünyaya servis edilmesi ile Meis Adası’nın gayri askeri statüsü gündeme gelmiştir. Ülkemizin İzmir istasyonundan yayınlanan NAVTEX ilanı ile de Sakız ve Limni Adaları’nın 1923 Lozan Antlaşması ile belirlenen gayri askeri statüsünün ihlal edildiği belirtilmiştir.

Hayati çıkarlarımıza tesir eden Yunanistan kaynaklı sorunların birbirinden bağımsız ve günlük haberlere göre gündeme getirilmesi, sorunların anlaşılmasında güçlük yaratmaktadır. 1923 Lozan Antlaşması ve 1947 Paris Antlaşması ile Limni, Semadirek, Midilli, Sakız, Sisam, Ahikerya ve Menteşe Adaları’nın gayri askeri statüsü düzenlenerek, Yunanistan’ın egemenliği açık olarak sınırlandırılmıştır. Bahse konu adaların gayri askeri statüsünün esasını ülkemizin güvenliği oluşturmaktadır.

75

Ülkemizi uluslararası hukuka uymamakla suçlayan Yunanistan 1960’lı yıllardan bu yana söz konusu her iki uluslararası antlaşmayı da ihlal ederek gayri askeri statüdeki adaları silahlandırmaktadır. Paris Antlaşması her devletin saygı gösterilmesini isteyebileceği objektif statü yaratan bir antlaşmadır. Ülkemizin taraf olmamasına rağmen Yunanistan’dan bu antlaşmadan doğan yükümlülüklerini yerine getirmesini isteme hakkı vardır.

Gayri askeri statüdeki adalar ülkemiz batı sahillerine sadece birkaç mil uzaklıktadır. Bu adalardaki silahlar ülkemizin nüfusunun ve sanayi tesislerinin yoğun olarak bulunduğu, ihracat ve ithalatımızın  önemli bir kısmının yapıldığı, milli gelirimize katkıda ilk iki sırada bulunan Marmara ve Ege Bölgesi ile deniz taşımacılığımız için çok önemli olan Ege Denizi ticaret yollarını doğrudan etkileyebilecektir.

Yunanistan’ın, Birleşmiş Milletler Antlaşması şartları ile kastettiği ise söz konusu antlaşmanın 51’inci maddesi ile düzenlenen meşru müdafaa hakkının kullanılmasıdır. “Türkiye’nin 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan bu yana gayri askeri statüdeki adaları tehdit ettiği, böyle bir tehlikeye karşı da Yunanistan’ın meşru müdafaa hakkına dayanarak söz konusu adaları  silahlandırılabileceği” iddiası ise bahse konu maddenin esasına aykırıdır.

Kızılhisar Fener Karaada scaled

Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 51’inci maddesi “silahlı bir saldırıya hedef olması halinde meşru müdafaa hakkınının kullanılmasını” düzenlemektedir. Yani meşru müdafa hakkının kullanılması için silahlı bir saldırı olması gerekir. Gayri askeri statüdeki adalar bir yana, Yunanistan’ın hiçbir yerine böyle bir silahlı saldırı veya saldırı tehdidi olmamıştır. Yunanistan olmayan bir tehditten yola çıkarak meşru müdafaa hakkından bahsetmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu belgesi olan 1923 Lozan Barış Antlaşması ve 1947 Paris Antlaşması ile kurulan gayri askeri statünün Yunanistan tarafından ihlal edilmesi uluslararası antlaşmalara aykırı ve ülkemize açık bir tehdittir. Yunanistan’ın gayri askeri statüdeki adaları silahlandırırken, ülkemizin kendisini tehdit altında hissederek  meşru müdafaa hakkını kullanmak isteyebileceğini ve  bu adalar üzerindeki Yunan egemenliğini tartışmaya açabileceğini bilmesi gerekir.

dd 2

Yeni Dünya Düzeninde ‘Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’

0

Tarihsel veriler ve günümüz konjonktüründeki aktörlerin geleceğe yönelik hedefleri gündemde olan meseleleri, anlaşmazlıkları ya da krizleri çözümlememize yardımcı olacaktır. Nitekim Asya ve Avrupa’daki güç dengesinin gerekliliği 1940’lı yıllarda Adolf Hitler ve Josef Stalin’in de üzerinde anlaşmaya vardıkları gibi ABD ulusal güvenliği için bir ön koşul olma özelliğindeydi. 29 Aralık 1940 tarihinde Başkan Franklin Delano Roosevelt’in meşhur “Arsenal of Democracy”sine göre Eski Dünya’da hiçbir ülkenin üstün bir konum kazanmaması hayati önem taşıyordu.(1)

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise George Kennan konuyu daha ayrıntılı bir biçimde ele almıştır.(2) Zbigniew Brzezinski de “Büyük Satranç Tahtası: Amerika’nın Önceliği ve Bunun Stratejik Gerekleri” (1997) isimli kitabında ABD’nin küresel üstünlüğünün Avrasya kıtasındaki hakimiyetinin ne kadar ve nasıl bir etkiyle sürdürebileceğine bağlı olduğunu açıklamaktadır.

Soğuk Savaş sonrası güçlenen ABD 11 Eylül 2001 saldırıları akabinde yeni bir dış politika yaklaşımıyla gündeme gelmiştir. Böylece ABD tarihte ilk defa bir taraftan Çin sınırına kadar Avrasya’nın eski Sovyet cumhuriyetlerine diğer taraftan da Avrasya’nın güney sınırı olan İran Körfezi’ne kadar nüfuz elde etme imkânı bulmuştur.

Resmi adıyla “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi” olan Büyük Ortadoğu Projesi, Orta Asya’yı da içeren coğrafyada zamanla Yüzyılın Anlaşması projesine evrilmiş ve söz konusu bölgeleri yeniden dizayn etme amacı taşımaktadır. Pek tabii bu planla Avrasya jeopolitiği üzerindeki amaçlarını gerçekleştirme niyetinde olan ABD’nin işbirliklerini geliştirerek birtakım devletler ve devlet dışı örgütler ile birlikte hareket etmesi mecburiyeti doğmuştur.

Küresel Aktörler

Diğer taraftan 1920’li yılların başlarında Sovyet devrimi sonrasında Avrupa’ya giden Rus aydınlarca ortaya konan klasik Avrasyacılık anlayışı, Sovyetler döneminden sonra Yeni Avrasyacılık akımını beslemiş ve bu yönde kurulan/kurulmaya çalışılan işbirlikleri mevcuttur. Rusya-Çin ikilisinin başını çektiği bu taraf da aynı şekilde dünya hakimiyeti için Asya ve Avrupa’dan oluşan Avrasya bölgesini dünyanın merkezi olarak görmektedir.

Dolayısıyla Sovyetlerin çöküşüyle “Yeni dünya düzeni” olarak anılmaya başlayan dönemde bu bölgede büyük güçlerin enerji eksenli nüfuz mücadeleleri başlamıştır. Diğer taraftan Avrasya Projesi’nin ekonomik ayağının Çin’den başlayarak İngiltere’ye kadar uzanan İpekyolu demiryolu projesinin olduğu belirtilmelidir.

Çin ve Rusya’nın önderlik ettiği Avrasyacılar ise İran, Suriye, Libya ve dolayısıyla Afrika’nın içlerine kadar nüfuzunu güçlendirmek istemektedir. Ayrıca Hindistan üzerinde ABD ve Pakistan üzerinde Çin ve Türkiye’nin etkinliklerinden bahsedilebilecektir. Görünen o ki uluslararası ilişkileri etkileyen söz konusu iki grubun nüfuz alanları başta enerji kaynaklarına sahip olmak bakımından Doğu Akdeniz’de kesişmektedir.

Nitekim Rusya’nın Suriye’de ve Libya’da hakimiyet kurma çabaları ve Çin’in Akdeniz ülkelerinin çoğunda liman satın alması; ABD, İsrail, BAE, Suudi Arabistan, Mısır, Yunanistan, Fransa ve GKRY arasındaki işbirlikleri menfaat ve nüfuz alanlarını genişletmek istemelerinin somut delilleridir. Fakat bahsettiğimiz bu iki gücün dışında yeni bölgesel güç merkezlerinden söz etmek mümkün olacaktır.

Doğu Akdeniz ve Türkiye-Kıbrıs-Libya Üçgeni

Uluslararası politikanın bölgesel denklemler üzerinden nasıl şekillendiğini anlayabilmek için yukarıda bahsedilen iki hattın göz önünde tutulması elzemdir. Doğu Akdeniz’le sınırı olan ülkelerin çoğu menfaatlerini koruyabilmek için bahsi geçen iki güçle de ilişkilerini sürdürmeye çalışmaktadırlar. Bu minvalde Yüzyılın projesi ve Avrasya projesinin sıcak çatışma bölgeleri Doğu Akdeniz havzası; özelde ise Kıbrıs’ı yakından ilgilendirecektir.

Güncel meselelere bu pencereden bakılacak olunursa Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve Libya’nın mahiyeti daha net anlaşılabilecektir. Bu bölgeyle irtibatlı olan önemli stratejik yollar İstanbul-Çanakkale Boğazı-Karadeniz; Süveyş Kanalı (Hint Okyanusu) ve Cebelitarık boğazıdır (Atlas Okyanusu).

Türkiye’nin bahsedilen iki güçle de menfaatlerinin örtüştüğü ve örtüşmediği konular mevcuttur. Bu bağlamda Rusya-Türkiye’nin menfaatlerinin çatıştığı noktalar Libya, Suriye (İdlib) ve bu bölgedeki PKK/PYD’ye Rusya’nın bakış açısı, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki problemlerdir. Tüm bunlara rağmen Rusya-Türkiye diyaloğu ve Libya, Suriye meselelerinde iki ülke arasındaki bazı mutabakatlar ve sınavlar devam etmektedir.

Türkiye ile menfaatlerinin örtüşmediği diğer ülkeler ise: Suriye’de ABD ile olan anlaşmazlıklar; Doğu Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgeler, kıta sahanlığı ve enerji yatakları üzerindeki anlaşmazlıklardır. Bu kapsamda NATO ve AB üyelikleri bulunan Yunanistan ve GKRY ile Mısır, İsrail ve bu devletlerle işbirliği içerisinde olan BAE-Suudi Arabistan’ın Türkiye’yle arasındaki anlaşmazlıklar bulunmaktadır ve Fransa’nın Libya’da kaybettiği prestijini GKRY ile telafi etme girişimleri de bu listeye eklenebilir.

Yeni Dünya Düzeninin Mühim Adası: Kıbrıs

Kıbrıs Adası jeostratejik konumu itibariyle Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarındaki devletler için öncelikle güvenlik boyutu itibariyle önem arz etmektedir. Hem Avrasya projesinin Çin’den Afrika ve İngiltere’ye uzanan güzergahı hem de Yüzyılın projesinin yakınındaki gaz potansiyeli itibariyle ekonomik-stratejik yönden kesiştiği en önemli ve sıcak bölge ihtimali olan adadır. 300 yılı aşkın bir süredir Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetinde olan Ada, 1878’de geçici olarak Kıbrıs’a yerleşen İngiltere’nin ilhakıyla 1914-1960 yılları arasında İngiliz yönetimi altındaydı.

1959’de Kıbrıs Cumhuriyeti ve Türkiye, İngiltere, Yunanistan arasında Garanti Antlaşması imzalandı. Ancak yönetimin Rumların kontrolüne geçmesiyle Türkler büyük zulümlerle karşılaşmış ve 1974’te Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekatı’nı gerçekleştirmesi sonrasında Kıbrıs Türk Federe Devleti kurulmuş; 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edilmiştir.

Bugün Doğu Akdeniz’de birçok aktörün GKRY vasıtasıyla varlık göstermesi ve tümünün çıkar odaklı olması kriz ortamını doğurmaktadır. Bu anlamda adanın Doğu Akdeniz’deki en büyük uçak gemisi mahiyetinde olduğu belirtilmelidir. Nitekim GKRY Doğu Akdeniz’de tek yanlı parselleme faaliyetlerinde Türkiye ve KKTC’nin olası müdahalelerini engellemek maksadıyla Fransa ve AB’nin koruması altına girmiştir.

GKRY ile 2017, 2018 yıllarında yaptığı askeri işbirliği anlaşmalarıyla Fransa Kıbrıs’taki hava ve deniz üslerini daimi kullanma yetkisine kavuşmuştur. 1959 ve 1960 yıllarında yapılan Londra ve Zürih anlaşmalarında Fransa’nın Kıbrıs meselesinde garantör olmamasına rağmen GKRY’nin Paris’le olan işbirliği bahsi geçen anlaşmaları ihlal etmektedir.

İngiltere’nin Ağrotur (Akrotiri) ve Dikelya’daki askeri üsleri Irak savaşlarında, Süveyş, Libya ve Suriye’deki askeri operasyonlarda kullanılmıştır. Bugüne kadar mevzu bahis İngiliz üslerince Amerikan deniz-hava kuvvetlerine kolaylıklar tanınmıştır. Diğer taraftan Rum kesimiyle işbirliği halinde olan Amerikan enerji şirketleri de Washington D.C’nin tutumunu belirleyen önemli faktörlerden diyebiliriz.

Tüm bunlara karşın GKRY “vergi cenneti” olarak adlandırılmakta ve buradaki bankalar, Rus müşteri profili ve sıkı olmayan denetimleriyle bilinmektedir.(3) Buna ilaveten Rusya ile Rum toplumu arasındaki inanç birliği geleneksel olarak GKRY’nin Ruslarla ilişkilerinin oldukça iyi olması zeminini hazırlamıştır.

Buna karşın Rumlar Limasol limanının ve Pafos havalimanının Ruslar tarafından kullanılmasına izin vermiştir.(4) Fakat geçtiğimiz günlerde ABD’nin GKRY’ye silah ambargosunu kaldırılması kararından sonra Rusya-ABD arasındaki gerilimin artması ve Rusların burada barınmalarının zor olacağı öngörüsünde bulunulabilir.

Türkiye ve Kıbrıs

GKRY Ada’nın garantör devleti Türkiye’nin güvenliklerini tehdit ettiği yönünde propaganda faaliyetlerinde bulunmaktadır. Oysa iddialarının asılsız olduğu ve ortada başka hesapların olduğu açıktır. Kaldı ki Batı blokunun Türkiye’nin Kıbrıs’tan ve Doğu Akdeniz’den çıkarılması maksadıyla hazırladıkları Stratejik Plan mevcuttur. Buna göre: (5)

  • Türkiye’de önümüzdeki 10 sene içinde bir iç savaş yaşanması
  • İsrail ile Suudi Arabistan’ın bölgede stratejik ortak ve müttefik haline getirilmesi
  • PKK-PYD terör örgütünün hukuk dışı olmaktan çıkarılarak yasal hale getirilmesi
  • Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki enerji paylaşımında dışarıda tutulması

Bahsi geçen plan çerçevesinde ABD, Fransa, Yunanistan, GKRY, İsrail, BAE, Suudi Arabistan, Mısır’ın içinde bulunduğu hatla Doğu Akdeniz’de yeni bir savunma mimarisi oluşturma peşindedirler. 2004 yılında Kuzey ve Güney Kıbrıs’ta referandumla oylamaya sunulan Annan Planı için Rum kesimi %76 oranla ret oyu vermiş ve plan hayata geçirilememiştir.

Türkiye tam olarak uçurumun kıyısından dönmüştür. Çünkü plan başarılı olsaydı Türkiye’nin Kıbrıs nezdinde sahip olduğu avantajlar Yunanistan tarafından kullanılacaktı. Dolayısıyla Türklerin Akdeniz’deki menfaatlerini koruması zorlaşacaktı. Görünen o ki AB ihtilaflı olan GKRY’ye üyelik vererek Doğu Akdeniz sorununa bilerek bulaşmıştır.

Dünya düzenini şekillendiren her iki kol da Libya ve Doğu Akdeniz’deki tabi kaynaklar üzerinde söz sahibi olmak için mücadeleyi sürdürmektedir. Buna karşın Ankara hiçbir aktörle çatışmadan ve hiçbirinin emrine girmeden Akdeniz’deki haklarını korumak istemektedir. Fakat Türkiye olmadan iki koldan birinin diğerine üstünlük sağlaması zor görünmektedir. Doğu Akdeniz bölgesi üzerindeki hakimiyet dünya hakimiyetiyle direk olarak irtibatlıdır.

Sevilla Haritası

Söz konusu bölgenin kilit taşı da Türkiye’dir. Doğu Akdeniz’de aktif rol alan Fransa’nın Afrika ülkelerinden sömürge vergisi olarak yıllık 500 milyar dolar getirisi vardır.(6) Paris’in Libya’da başarısızlığa uğramasıyla Afrika’da kurduğu sömürü düzeninin devam etmesi zorlaşacaktır. Buna karşın Fransa AB’nin yeni kurulmak istenen savunma sisteminin lideri olmak istemektedir.

Bu şartlarda ileriki zamanlarda dinsel-etnik ırkçılığın temel alındığı bir Haçlı ruhunun yeniden diriltilmesi ve asırlar öncesi olduğu gibi Türkleri rahatsız etmesi mümkündür. Tüm bunlara karşın Türkiye sert ve yumuşak gücü bir arada kullanabilmeli; diplomatik akılla hareket etmelidir. Ankara’nın stratejik güç planlamaları yapması gerekmektedir.

Yunanistan’ın Tutumları

Yunanistan’ın Ege’de karasularını 6 milden 12 mile çıkarması Türkiye için savaş sebebi -casus belli- sayılacaktır. Ayrıca Ege’de ihtilaflı olan ada, adacık, kayalıkların statüsü yeniden tartışmaya açılmadır. Statüsü belirsiz olan ve işgal edilen Ege’deki yüzlerce adanın Osmanlı mirası olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin hakkı olduğu savunulmalıdır. Diğer yandan Lozan Antlaşması ve Paris Antlaşması’na göre Yunanistan’ın Limni, Semadirek ve Doğu Ege Adaları ile 12 Ada’da kolluk kuvvetleri dışında silahlı kuvvet bulundurmaması ve tahkimat yapmaması hükme bağlanmıştır.

Geçtiğimiz ay asker bulunmaması gereken Türkiye sınırı yakınlarındaki Dedeağaç bölgesinde Yunanistan’ın izniyle ABD’nin hava ve deniz üssü açması da söz konusu antlaşmaları ihlal etmektedir. Fakat bu şarta uymadıkları dolayısıyla söz konusu adaların konumunun BM, NATO nezdinde uluslararası hukuka uygun olarak yeniden tartışmaya açılması gerektiği vurgulanmalıdır. Yunanistan tüm adaların kıtalar gibi karasularına sahip olduğunu iddia ederek Akdeniz’de söz sahibi olmak istemektedir. Fakat Yunanistan Doğu Akdeniz ülkesi değildir.

k

Bu nedenle Türkiye Doğu Akdeniz’e kıyıdaş devletlerle (Yunanistan hariç) ikili ilişkiler kurarak Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilanını yapmalıdır. Mısır, İsrail gibi devletlerle anlaşmaya varılmaması durumunda Türkiye tek taraflı olarak MEB ilan etmelidir. S-400’lerin hangardan çekilerek aktif hale getirilmesi caydırıcılık stratejinin uygulanması gerekmektedir. Siyasal bütünlüğünü sağlamış bir Libya’nın Türkiye’nin menfaatleriyle örtüşmesi hasebiyle buna taraftar olan tüm ülkelerle işbirliğine gidilmelidir.

Türkiye istiklal ve istikbalinin korunabilmesi için KKTC’de deniz ve hava üslerini aktifleştirmeli, Maraş bölgesi iskana açılmalıdır. Ayrıca KKTC federe devlet talebinden vazgeçerek dünyada bağımsız bir devlet olarak tanınması için daha fazla çaba harcamalıdır. Diğer yandan KKTC’deki cumhurbaşkanlığı seçimleri yakından takip edilmelidir.

Türkiye dünyanın hiçbir devleti veya şirketinin tanımadığı avantajları Kahire’ye sunarak sismik araştırma gemilerini Mısır’ın söz hakkı olduğu bölgelerde kullanabilmesi teklifini götürebilir. Böylece petrol kaynaklarının tespiti, Avrupa’ya taşınması ve karasularının genişlemesi hususlarında Mısır ekonomisine katkıları üst düzey diplomatik ilişkiler kurularak izah edilmelidir. Diğer taraftan büyükelçiler vasıtasıyla tüm dünya nezdinde Doğu Akdeniz’de bir savaş çıkmasının sonuçları çarpıcı bir şekilde aktarılmalıdır.

kık

Jeopolitik

Bununla birlikte Yemen, Suriye, Libya gibi birçok bölgenin karışması için faaliyetlerde bulunan BAE gibi bir ülkenin nükleer santrale sahip olması, krizlerin artacağı bir döneme girildiğinin işaretidir. Dolayısıyla Türkiye’nin nükleer teknolojiyi geliştirme faaliyetlerinde Rusya’nın yanı sıra İran, Pakistan veya Uzakdoğu’nun diğer bazı ülkeleriyle işbirliği içerisine girmesi gerekmektedir. Yüksek irtifa-uzun menzilli savunma sistemleri ve muharebe uçakları diğer devletlerle ortaklaşa yapılabilir.

Bununla birlikte Türkiye sınırdaşı olan İran’la çoğu konuda hemfikir olmasa da nükleer anlaşma dolayısıyla tüm dünya devletlerinin baskısına karşın destek vermiştir. Bu durum ve mezhepçi politikasıyla İslam dünyasında kendisine büyük ölçüde prestij kaybettirdiği Tahran’a sık sık hatırlatılmalıdır. İran’ın mezhepleri çatışma unsuru olarak farklı grupları körüklememesi hem kendisinin hem de Türkiye’nin ortak menfaatinedir.

Uluslararası akademik çalışmalarla Ege, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz meselesiyle ilgili yayınlar Türkiye tarafından teşvik edilmelidir. Bu çerçevede sömürgeci ülkelerin yumuşak karnı tespit edilmeli; Türkiye ve Kıbrıs’taki üniversiteler tarafından da yoğun bir şekilde ciddi çalışmalar yapılmalıdır. Doğu Akdeniz meselesinde Türkiye’deki muhalefet bilgilendirilmeli, bu konuda görevlendirilmeli ve hükümetle işbirliği içerisinde olmalıdır. Bu hususta Türk siyasetinde iktidar kadar muhalefetin de ne düşündüğü oldukça önemlidir.

e3

Çünkü muhalefetin politikası dünyanın geleceğini etkileyecek konumdadır. Bu kapsamda siyasi partilerin fikirlerinin Türk halkı tarafından net bir şekilde bilinmesi lazımdır. Dolayısıyla tüm platformlarda Doğu Akdeniz üzerine tartışılması ve kamuoyu bilgilendirmesinin yapılması gerekmektedir. Ayrıca Türkiye’deki bazı kurum ve kişilerin BAE ile menfaat ilişkilerinin olup olmadığı Türk istihbaratı tarafından yakından takip edilmelidir.

Yararlanılan Kaynaklar
  • (1) “Radio Address Delivered by President Roosevelt From Washington, December 29, 1940”, mtholyoke, https://www.mtholyoke.edu/acad/intrel/WorldWar2/arsenal.htm, (Erişim Tarihi: 04.09.2020).
  • (2) George F. Kennan, “Memoirs, 1925-1950”, Little Brown, Boston 1967, s. 359.
  • (3) Hazel Çağan Elbir, “Kara Para Aklama Sıkandallarının Arkası Kesilmiyor”, AVİM, https://avim.org.tr/tr/Yorum/KARA-PARA-AKLAMA-SKANDALLARININ-ARKASI-KESILMIYOR, (Erişim Tarihi: 05.09.2020).
  • (4) Bkz.: “Kıbrıs’ta Rumlar Hava Üssü ve Limanı Rus Askeri Varlığına Açmayı Kabul Etti”, türkrus, https://turkrus.com/64007-kibrista-rumlar-hava-ussu-ve-limani-rus-askeri-varligina-acmayi-kabul-etti-xh.aspx; ‘Не в службу, а в дружбу’ https://lenta.ru/articles/2015/02/25/putin_cyprus/, (Erişim Tarihi: 04.09.2020).
  • (5) Yurdagül Atun-Ata Atun, “Doğu Akdeniz’de Yeni Siyasi Dengeler”, Kıbrıs İlim Üniversitesi, s. 8, https://www.researchgate.net/publication/334786061_Dogu_Akdeniz’de_yeni_siyasi_dengeler, (Erişim Tarihi: 04.09.2020).
  • (6) “Afrika’da Fransa Kabusu II: Yeni Sömürgecilik”, 6 Şubat 2020, AA, https://www.aa.com.tr/tr/analiz/afrika-da-fransa-k%C3%A2busu-ii-yeni-somurgecilik/1726100, (Erişim Tarihi: 06.09.2020).

“Seville Haritası Bir Harita Değil, Krokidir“ | Deniz Kutluk

0
22 Eylül’de Haber Global ekranlarına çıkan E. Tümamiral Deniz Kutluk, Doğu Akdeniz ile ilgili açıklamalarda bulundu. Deniz Kutluk, Yunanistan ve Türkiye arasında sürdürülmesi planlanan 61. tur istikşafi görüşmelerine dair, ‘61 istikşafi görüşme yapıldı, 61 santim yol kat edilemedi’ dedi.
Ayrıca, Deniz Kutluk bölgede yaşanan son gelişmelerin akabinde, AB’nin Türkiye’ye dayatmak istediği Sevilla Haritası’na değinerek ‘Seville Haritası, bir harita değil, krokidir.’ ifadesinde bulundu.
E. Tümamiral Deniz Kutluk’un açıklamalarından bazı kesitleri derledik;

‘AB, İşgalci Güç Dilini Kullanıyor’

AB deniz alanlarında yetkisi bulunmayan bir kurumdur. Kendisine ait olmayan ünvanları, alanları egemen alanları ithaf etmiştir. Ayrıca, Haçlı seferleri gibi işgalci bir güç kullanma dilini kullanmıştır.

s2 1

‘İstikşafi Görüşmeleri’

İstikşafi görüşmelerin içeriğinde Türkiye’nin yapması gerekenler vardır. Türkiye’nin bugüne kadar ki komşuluk ilişkileri centilmenlik adı altında Yunan tarafının ihlallerine gereken tepkiyi göstermeyen bir duruşu vardır. Türkiye’nin artık bundan vazgeçmesi lazım, kartlarını açması ve masaya koyması lazımdır. Bunun Yunan tarafında zemin kazandığını görüyoruz. Yunanistan iç kamuoyunda buna hazırlık yapıyor. Buradan da karşı tarafın ürktüğünü ve kayıpların olacağını görüyoruz.

Bunlar Türkiye’nin Ege’de Lozan dengesini sağlaması ve bunu sağlayacak adımları atması gerekir. Bunların içinde karasuların genişliği var, adaların silahsızlandırılmış olmasının yanlışlığı da var. Adalara 1923’de tanınmamış hakların bugün şu veya bu gelişme oldu diye tanınmasının Yunan tarafından talep edilmesinin kabul görmeyeceğinin karşı tarafa izahı da var.

Bütün bunlar yan yana gelince Lozan’da Yunanistan’a verilmemiş Türkiye’nin egemenliğinde kalan adaların tekrar Yunanistan tarafından Türkiye’ye ait olduğunun kabul edilmesinin talep edilmesi de vardır. Bunlar istikşafi görüşmelerde yapılmayacaksa bir sonuç beklemek doğru değildir. Çünkü Ege sorununu çözecek bir ilerleme sağlanması mümkün değil. Bunlar yapılır ve Lozan ihya edilirse iyi bir mesafe alınabilir. Ege sorununda mesafe alınırsa Doğu Akdeniz sorununun batı cephesi emniyete alınmış olunur. Daha sonra doğu cephesi Kıbrıs sorununa bakma şansımız olur.

‘Limni Adası’

Limni adası Türkiye’nin güvenliği açısından önemli bir adadır. Türkiye diplomatik nota ile NAVTEX mesajının devamını sağlarlar. NAVTEX, Uluslararası Denizcilik Örgütü’nün uzantısı olan bir güvenlik şebekesi’nin faaliyetidir. Türkiye’nin Uluslararası hukuktan doğan hakkını korumakta diplomatik nota ile yaratacağı etki yaratması beklenmemelidir. Daha önce Sakız adasında olduğu gibi Limni’de bu adaların her biri için Türkiye’nin Yunan tarafına taleplerini beyan etmesi gerekir.

Hukuki adımlar siyasi adımları engellemez böylece Türkiye siyasi adımlarını öncelikle diplomatik gücü yeterli olmadığı yerde diğer güçlerini seferber ederek Lozan’daki haklarını geri kazanmalıdır.

Limni scaled

’16 Ada İçin Nota Verilmelidir’

16 ada için nota verilmelidir. Bunun Meis’den başlaması isabetli olur. Çünkü Meis Yunan tarafının Türkiye’ye karşı kaldıraç olarak kullanmayı ima ettiği bir adadır. Her ne kadar Mısır-Yunan antlaşmasında ismi geçmemiş olsa da. Güney’de Meis’den Kuzey’de Limni’den başlanır ve yavaş yavaş orta Egeye doğru gelinir.

Bu adakların 16sının da eski statüsüne geri döndürülmesi gerekir. Dönmedikleri taktirde bunun hukuki ve siyasi sonuçları olur. Bunu da Yunan tarafınla istikşafi görüşmeler fırsattır. Bu vesileyle altı kalın kalın çizilerek masaya konması iyi olur.  Yunan tarafının ne yapacağı kestirilir ve bundan sonraki adımlar daha hızlı atılabilir.

‘Seville Haritası Bir Harita Değil, Krokidir’

Sevilla, harita değil bir krokidir. Ve hiçbir anlam ifade etmez. AB’nın denizlerde dış sınırı, kıta sahanlığı, ekonomik bölgesi bu bakımdan yoktur. AB devletlerden oluşur devletlerin böyle hakları olabilir. Ege’ye gelindiğinde böyle haklar tartışılır çünkü Ege Lozan’da kurulmuş olan denge’nin parçasıdır. Bu dengede ne yazıyorsa o çerçevede ancak istifade eder.

Hazırlayan: İlknur Savun

“Türkiye, ‘Doğu Akdeniz Enerji Forumu’nu Kurabilir“ | Cem Gürdeniz

0
Mısır, İsrail, Yunanistan, GKRY, İtalya, Filistin ve Ürdün’ün oluşturduğu Doğu Akdeniz Gaz Forumu, Kahire’de imzalanan kuruluş anlaşmasıyla resmi statü kazandı. Doğu Akdeniz Gaz Forumu ülkeleri, 14 Ocak 2019, 25 Temmuz 2019 ve 16 Ocak 2020 tarihlerinde Mısır’ın başkenti Kahire’de zirveler düzenlemişti.
Filistinli bir yetkilinin AA muhabirine yaptığı açıklamada, Filistin’in, devlet başkanı Mahmud Abbas’ın İsrail ile ilişkilerin kesilmesi kararı gereği düzenlenen Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun kuruluş imza törenine katılmadığını belirtti. İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz, yaptığı yazılı açıklamada Filistin Yönetimi’nin de Forum’un bir parçası olduğunu söyledi.
Akdeniz’e kıyısı bulunan Türkiye, Suriye, Lübnan ve Libya ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti foruma çağırılmadı.
Forum’da bulunan 7 ülke, Doğu Akdeniz’deki gaz potansiyelinin kullanılması için teknik ve ekonomik alanlarda iş birliği için çalışıyor. Doğu Akdeniz Gaz Forumunun hedefleri arasında, arz ve talebi sağlayarak üyelerin çıkarlarına hizmet edecek bölgesel bir gaz piyasasının kurulması bulunuyor.

14

“Türkiye, ‘Doğu Akdeniz Enerji Forumu’nu Kurabilir“

E. Tümamiral Cem Gürdeniz, Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun amaçlarını ve Türkiye’nin buna karşı yapması gereken hamleleri, Doğu Akdeniz Politik’e değerlendirdi;
Cem Gürdeniz:

”Doğu Akdeniz Gaz Forumu (EMGF), enerji politiği üzerinden Türkiye’ye baskı uygulayan bir araca dönüşmüştür. Forumun temel maksadı, Atlantik sistemin vizyonu paralelinde Avrupa’nın Rus gazına bağımlılığını kırmaya yönelik işbirliği ortamı yaratmak olduğu kadar, Türkiye’yi dışlayarak yıpratmak ve Seville haritasına razı etmeye uygun ortamı oluşturmaktır.

Türkiye bu hamleye karşı, bölgenin en gelişmiş boru hatları altyapısına sahip devleti olarak, ‘Doğu Akdeniz Enerji Forumu‘nu kurarak cevap verebilir. Doğu Akdeniz Gaz Forumu’ndan dışlanan Suriye, Lübnan ve Libya, Doğu Akdeniz Enerji Forumu’na, Türkiye öncülüğünde davet edilebilir. Rusya ve Azerbaycan da gözlemci olarak davet edilebilir.”

bt

Doğu Akdeniz’de Jeopolitik Çatışmalar

0

Son gelişen olaylarla birlikte önemi gittikçe artan Akdeniz havzası ve Doğu Akdeniz jeopolitik ve jeostratejik önemiyle dikkat çekmektedir. Günümüzde Doğu Akdeniz krizi ikili veya bölgesel bir kriz olmaktan çıkıp, uluslararası bir sorun haline gelmeye başladı. Küresel ve bölgesel güç adaylarının, güç mücadelesinde yeni bir hesaplaşma adresi olarak karşımıza çıkıyor.

Türkiye ve Yunanistan arasında devam eden krizin Fransa’nın müdahaleleriyle birlikte Türkiye-Avrupa Birliği, Türkiye-NATO ve beraberinde Türkiye-ABD krizine dönüştürülme çabaları meselenin uluslararası bir sorun haline getirilmek istendiğini açıkça göstermektedir. Fransa Yunanistan’a koşulsuz şartsız destek vererek Türkiye’yi NATO’nun sorunlu bir üyesi olarak göstermeye çalışıyor. Akdeniz Havzasında sömürge gücü olarak Fransa’yı yeniden inşa etmeyi hedefliyor.

dw

Akdeniz, ABD’nin Çine karşı uyguladığı çevreleme ve etkisizleştirme politikasında denizlerde yürüttüğü mücadelenin Batı kanadını oluşturmaktadır. Akdeniz havzasının genişliği, derinliği ve etkisiyle özellikle Kuşak ve Yol Girişimi gibi tüm projelerin uğrak noktasıdır. Açıkçası Doğu Akdeniz krizi ikili veya bölgesel bir kriz olarak karşımıza çıksa da aslında Kuşak ve Yol Girişimi ve Rusya’nın Suriye üzerinden Güney’e doğru inme politikası,su yollarının kontrolü mücadelesinde ABD ve AB’nin mücadelesi olarak uluslararası bir kriz olarak karşımıza çıkmaktadır.

Doğu Akdeniz’de Türkiye ve Fransa Hesaplaşması

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerini sınırlandırmaya yönelik Yunanistan’ın yanında Fransa, BAE ve Mısır gibi devletler yer almaktadır. Tüm bu devletlerin farklı çıkarları olsa da çıkarlarının örtüştüğü nokta olarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de etkisinin sınırlandırılması geliyor. Meseleye Fransa tarafından bakarsak iç siyaseti ve dış siyaseti olarak analiz edebiliriz.

Fransa’nın son 50 yılda gün geçtikçe güç kaybettiğini görmekteyiz. Geçmişte Fransa Almanya ile başa baş giderken bugün ekonomik ve teknolojik açıdan Avrupa Birliği içerisinde Almanya’nın gerisinde kalmıştır. Fransa da ekonomik temelli bir kriz vardır aynı zamanda yıllardır birikmiş olan reformlar var bunlar yapılamıyor, yapılamadığı içinde ülke sorunlar yumağının içerisinde mücadele etmeye çalışıyor.

s 2

Bir diğer unsur olarak Fransa’da bir demografik kriz var.Bu demografik kriz ile nüfusun gittikçe yaşlandığını görmekteyiz. Genç nüfusun az olmasından dolayı Fransa’nın ciddi bir göç alması gerekiyor. Ülkeye Afrika’dan ve Müslüman ülkelerden bir göç söz konusudur. Dolayısıyla Avrupa da Müslüman nüfusun en fazla olduğu ülkelerden birisidir.(%10)Geçmişinde Fransa’nın sömürge anlayışı vardır. Bu sömürge anlayışının sert bir anlayış olmasından dolayı Müslümanları entegre etmek yerine aksine asimile etmeye çalışıyor ve toplumdan dışlıyor.

Fransız parlamentosunda Müslüman kökenli milletvekili sayısı neredeyse yok denecek kadar azdır. Bunu çeşitli dönemlerde bir sosyal patlama olarak görüyoruz. Örneğin memnuniyetsizliklerden dolayı ortaya çıkan bir “Sarı Yelekliler” toplumsal hareketi vardır. Bunların yanı sıra Afrika da sömürgeci olarak yer alan Fransa eskisi kadar bölgede etkin rol alamıyor bunun sebebi olarak Afrika bölgesinde Çin ve Türkiye’nin etkin olarak rol almaya başlamasını söyleyebiliriz.

Fransa dış politika da yayılmacı ve müdahaleci politikalar geliştirmeye çalışıyor. Bölgede bulunacak doğalgaz kaynaklarının Fransız şirketlerinden tutunda bu doğalgazın fiyatının Paris de belirlemesine kadar finansal olarak bir beklentisi bulunuyor. Doğu Akdeniz bölgesini kendisine bir pazar olarak kullanmayı hedefliyor. Türkiye’ye karşı Avrupa Birliği içerisinde bir ittifak kurmaya çalışıyor. Fakat dış politika alanı AB için entegrasyonun en zayıf olduğu alanlardan bir tanesidir. 27 ülkenin bir araya getirilmesi bu konuda anlaşması oldukça zor olarak görülüyor.

34

Fransa ve Doğu Akdeniz

AB içerisinde Türkiye’ye karşı bir adım atılmasında Yunanistan ve GKRY ile görüşmeler yapıyor. Fakat diğer ülkelerin (İtalya,İspanya ve Portekiz vb.) meseleye soğukkanlı yaklaştıklarını görüyoruz. Fransa devlet başkanı Emmanuel Macron Doğu Akdeniz’deki gelişmelerle ilgili son zamanlarda oldukça agresif söylemleri ile dikkat çekiyor. Fransa’nın bu sert tutumunu sadece Doğu Akdeniz ile bir tutmak yeterli olmayacaktır.

Suriye ve Libya da güç mücadelesinde hezimete uğramasında Türkiye’nin etkisinin olduğunu düşünen Macron, Yunanistan ve Doğu Akdeniz’i Türkiye’den rövanş olarak görmekte ve bölgeye yeni bir güç olarak girmek istemektedir. Türkiye tabiri yerindeyse Libya da Fransa’nın nasırına bastı diyebiliriz. Bunun üzerine Yunanistan ve GKRY ile ilişkilerinin yanı sıra NATO ve Avrupa Birliğini de kullanmak istiyor.

44

Fakat NATO üzerinden hedeflediği yalnızlaştırma politikası yanıtsız kaldı. Bu süreçte Fransa’nın elde ettiği tek başarı Yunanistan ile GKRY üzerinde artan nüfuzu ve yapmış olduğu silah satışlarıdır. Bu işin böyle bir dış siyaset boyutu olduğu kadar iç siyaset boyutunu da görmezden gelemeyiz. Fransa iç siyasetindeki karışıklığı dışarıya doğru bir büyüme ile engelleyebileceğini düşünüyor.

Batı Trakya: Tarihsel Süreç, Hukuki Statü ve Sorunlar

0

Yunanistan’ın dokuz coğrafi bölgesinden biri olan Batı Trakya; Doğudan Meriç Nehri ile Türkiye’den, Batıdan da Karasu Nehri ile Makedonya bölgesinden ayrılmıştır. Kuzeyden Rodop dağları ile Bulgaristan’dan ayrılarak, Güneyden Ege Denizi ile çevrilmiştir. Batı Trakya; 8.578 km2 olup, İskeçe (Ksanthi), Gümülcine (Komotini), Dedeağaç (Aleksandropolis) olmak üzere üç ayrı vilayetten oluşmaktadır. Batı Trakya’da nüfus 350.000 civarında olup, burada yaşayan Batı Trakya Türk Azınlığının sayısı ise 150.000 civarındadır.

Tarihsel Süreç

Batı Trakya Türkleri, Yunanistan ülkesi sınırları içinde yer alan Batı Trakya bölgesinde yaşayan ve 1923’te yaşanan Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi (Türk Rum Ahali Mübadelesi Ahitnamesi) çerçevesinin dışında tutulmuş Müslüman Türklerdir. Bu mübadele sonucunda yaklaşık 1.200.000 Ortodoks Rum Anadolu’yu terk ederek Yunanistan’a göç etmiş, 500.000 civarında Müslüman Türk de Yunanistan topraklarından Türkiye’ye hareket ettirilmek zorunda kalmıştır.

I. Murat döneminden itibaren düzenli ordular kurarak fetih politikası güden ve sınırlarını genişleten Osmanlı, Rumeli bölgesinde bir hayli ağırlığını hissettirmiştir. Batı Trakya, 19.yüzyılın ilk çeyreğine kadar Osmanlı Devleti’nin egemenliği altında kalmıştır.

q 1

İlk ciddi sorunlar, 1828’de patlak veren Osmanlı-Rus Savaşı ile başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin Ruslar ve Fransızlar tarafından donanmasının yakılması sonucunda daha büyük kayıplar vermemek adına Osmanlı, 1829’da Rusya ile önce Edirne Antlaşmasını, ardından 3. Londra Protokolünü imzalamış, gerek dönemin güçlü devletlerinin desteği gerekse yükselen milliyetçilik akımlarının da etkisiyle bu anlaşmalar sonucunda Yunanistan bağımsızlığını ilan etmiştir.

Bölgede o döneme dek yaşayan Müslüman Türkler ilk kez Azınlık durumuna düşmüşlerdir. I. Balkan Savaşları sırasında ise Gümülcine, Dedeağaç ve İskeçe başta olmak üzere Batı Trakya toprakları Bulgarlar tarafından işgal edilmiş ve Batı Trakya’yı savunma görevi üstlenen Osmanlı Kırcaali Müfrezesi Doğu Trakya’ya çekilmek zorunda kalmıştır. 1913 Bükreş Antlaşması ile de Balkan savaşları sona ermiş ve Batı Trakya tamamen Bulgaristan’a bırakılmıştır.

1913-1919 arasında Bulgaristan, Batı Trakya bölgesini kontrolü altında tutmuş, 1919-1920 yılları arasında Neully Antlaşması’na istinaden bölge İtilaf devletlerince işgal edilmiş ve 1920’de Sevr Antlaşması sonucunda da Yunanistan’a dâhil edilmiştir. Türk Milleti, eşsiz bir zafer sonucunda 24 Temmuz 1923′ te bütün milletlere bağımsızlığını kabul ettirdiği halde, maalesef Batı Trakya’yı “Misâk-ı Millî” sınırları içine alamamıştır. Ancak, Lozan’da Batı Trakya konusunda bazı güvenceler sağlanmıştır.

qqq

Lozan Antlaşması ve Azınlık Statüsü

Lozan görüşmeleri sırasında TBMM ile Yunanistan arasında 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan “Ahali Mübadelesine İlişkin Anlaşma”, Batı Trakya’da yaşayan Müslüman Türk nüfus ile Gökçeada, Bozcaada ve İstanbul’da yaşayan Ortodoks Rum nüfusu etabli (yerleşik) kabul edilerek mübadele dışında bırakılmasını hükme bağlamıştır. Lozan Barış Antlaşması çerçevesinde Batı Trakya Türk toplumuna “Azınlık” statüsü tanınmıştır. Batı Trakya Türklerinin azınlık statüsünü koruyan ikili ve çok taraflı antlaşmalar belli zamanlarda imzalanmıştır. Yunanistan bu antlaşmalara rağmen hak ihlalleri yapmış ve yapmaya devam etmektedir.

Lozan Barış Antlaşması’nda hem Türkiye hem de Yunanistan azınlıklar için birtakım kültürel haklar tanımışlardır. Batı Trakya Türklerine de Yunanistan’ın azınlık toplumlarından biri olarak haklar verilmiştir. Ancak Yunan makamları Türk azınlığa Lozan Barış Antlaşması’nın hükümlerini uygulamaktan kaçınmaktadırlar. Yunanistan verdiği taahhütlere rağmen Batı Trakya Türklerini sistemli bir şekilde asimilasyona tabi tutma ve yıldırarak göç ettirme politikası izlemektedir.

Batı Trakya Türklerinin özgürlük ve bağımsızlık olarak görmüş oldukları Lozan Barış Antlaşması onlara sadece “azınlık hukuku” sunuyordu. Böylece Batı Trakya Türkleri Türk Devleti’nin rızası ve garantörlüğünde sınır dışında bırakılan ilk Türk topluluğu oluyordu. Aynı zamanda Batı Trakya Türkleri, Yunanistan’ın varlığını resmen tanıdığı tek azınlık grubu olarak tarihteki yerlerini ve yeni rollerini alıyorlardı. Lozan sonrasında Batı Trakya Türklerinin kaderi azınlık hukuku içerisindeki yeni rollerini kabul edip etmeme noktasında odaklaştı.

qqqq

Rollerini kabul edenler, Yunan Hükûmetleri’nin ve onlara bağlı çeşitli güvenlik birimlerinin baskılarına tahammül göstererek bugünkü azınlık nüfusunu ortaya çıkaranlardır. Azınlık hukukunu içine sindiremeyenlerin ve baskılara dayanamayanların ise zihinlerinde oluşturdukları tek seçenek ya iltica etmek suretiyle ya da kaçak olarak Türkiye’ye göç etmek olmuştur.

Yunanistan’ın Batı Trakya Türklerine Uyguladığı Baskılar ve Sorunlar

  • Eğitim Sorunu

Yunanistan’da okur-yazarlık oranının en düşük olduğu bölge Batı Trakya bölgesidir. Okullarda eğitim dili Türkçe ve Yunanca olarak yapılmaktadır. Tarih, coğrafya, vatandaşlık ve çevre eğitimi dersleri Yunanca; matematik, Türkçe, fizik, kimya, din sanat ve beden eğitimi dersleri de Türkçe olarak işlenmektedir. 1995 yılında yeni bir düzenleme ile İskeçe’deki bazı Türk okullarında daha önce Türkçe okutulan beden eğitimi, resim, müzik gibi dersler Yunan öğretmenler tarafından Yunanca olarak verilmeye başlanır.

Böylece, Türkçe okutulan ders sayıları iyice azaltılır. Devam eden süreçte de Türkiye’den gelen Türk öğretmen ve Türkçe kitapların gelmesi engellenir. Böylece Türkçe eğitimin kalitesi düşürülmeye çalışılmıştır. Bu şekilde Yunanistan, Lozan Barış Antlaşmasının 40.maddesini ihlal etmektedir.

  • Siyasi ve Dini Temsil Sorunu

Seçim Yasası’nda 1990 tarihinde yapılan bir değişiklikle getirilen %3’lük ülke barajı uygulaması, daha önceden baraj engeline takılmaksızın seçilebilen Batı Trakyalı Müslüman Türk bağımsız milletvekillerinin seçilmesini engellemiştir. Böylece azınlık mensuplarının milletvekili seçilebilmeleri için bağımsız olarak değil de diğer siyasi partiler tarafından aday gösterilmeleri zorunluluğu ortaya çıkmıştır.

Batı Trakya’da uzun süredir yaşanan en önemli sorunlardan biri de hiç kuşkusuz “seçilmiş” ve “atanmış” müftü konusudur. Batı Trakya Türk azınlığı daha önce kendi müftüsünü seçebiliyordu. Ancak Atina 1990’da yeni kararname ile müftüleri merkezden atamaya başladı. Bu uygulamanın halk arasında kabul görmemesi nedeniyle bölge insanı, kendi istediği müftüyü seçmeye devam etti. Şimdi ise müftülük, seçilmiş ve atanmış olarak 2 başlı sürüyor. Türk azınlığın vakıflarındaki idare heyetlerini de azleden Atina, yine kendi belirlediği kişileri tayin ediyor.

XS

  • Etnik Kimlik Sorunu

Yunan idaresinin, Lozan Antlaşması’nın 45. maddesinde Batı Trakya Türklerin “Müslüman Azınlık” olarak tanımlanmasına istinaden Azınlıkların “Türk” kimliğini reddetmesidir. Lozan Antlaşması’nın “Azınlıkları Korunması” başlıklı maddelerinde “Müslüman” tabiri kullanılmasına rağmen, Antlaşma’nın diğer hükümlerinde yer alan “Türk” sıfatından ve Konferans tutanaklarında geçen beyanlardan, mübadele dışında bırakılan Batı Trakya’daki Azınlıkların etnik kimlik olarak Türk kökenli oldukları anlaşılmaktadır.

Lozan’dan günümüze dek süregelen azınlığın etnik kimliğinin tanınmaması politikası, Türkçenin kamusal alanda kullanımına bazı kısıtlamalar getirmiştir. Bu kısıtlamalar içinde “Türk” kelimesi geçen tabelaların kaldırılıp, yine Türk adıyla kurulan sivil toplum kuruluşlarının kapatılmasına, kendilerini Türk olarak tanımlayan kişilerin mahkemelerde yargılanmasına kadar birçok ihlali içermektedir.

Batı Trakya’da Yunanistan Tatbikatları

Yunanistan’da, Müslüman azınlığın yoğun olarak yaşadığı İskeçe Bölgesi’ndeki Mustafçova Belediyesi’ne bağlı Gökçepınar Köyü’nde ve Gülmücine’ye bağlı iki köyde Yunan askerleri silahlı tatbikat yaptı. Merkezi İskeçe’de bulunan 4. Kolorduya bağlı askerlerin Gökçepınar köyünün içi ve köy mezarlığının çevresinde silahlı eğitim ve tatbikat gerçekleştirilmiştir.

SA

Yunan komandolarının tam teçhizatla askeri tatbikat düzenlemesiyle insanların korktuğu ve tatbikatın amacının azınlığı korkutmak olduğu ifade edildi. Erdoğan, olayı kınayarak “Batı Trakya’da soydaşlarımızın kabristanlarını silahla taradılar, ateş altına aldılar. Biz soydaşlarımızın dirisini de ölüsünü de yalnız bırakmayız” açıklamasını yapmıştı.

Doğu Akdeniz’de tansiyon yükselirken, ABD bir süredir Lozan Antlaşması’na aykırı bir biçimde Türkiye’ye 30 KM uzaklıktaki Dedeağaç’a asker yığıyordu. Türkiye-Yunanistan sınırına yakın bir bölgede bulunan Dedeğaç’a NATO tatbikatları bahanesiyle ciddi silah yığınağı yapan ABD, buradaki stratejik limanın özelleştirilmesini ve işletmesini devralmaya çalışıyordu. ABD Doğu Akdeniz’de de GKRY’ne verdiği açık destek ve askeri eğitim anlaşmasıyla Türkiye’ye tavrını net olarak ortaya koymuştu.

Yunanistan ile ABD, Batı Trakya’da Türklerin yoğun olduğu İskeçe Kayalar’da (Petrohori) bölgesinde 14-18 Eylül 2020 tarihleri arasında ortak tatbikat gerçekleştirdi. Öte yandan, Batı Trakya´da ilk kez ABD ordusuna ait tanklar, Yunan ordusu ile ortak tatbikat gerçekleştirdi.

p

Tatbikatta ABD ordusuna ait M1A2 Abrams tankları ile Yunan ordusuna ait tanklar, hareket halinde sabit hedeflere yönelik atışlar gerçekleştirdi. İskeçe bölgesinde yapılan tatbikatın amacı Türkiye’ye karşı olduğu ortadadır.

ABD-Yunanistan Ortak Tatbikatı’nın Amacı Nedir?

ABD’nin Batı Trakya İskeçe’de Yunanistan’la gerçekleştirdiği tatbikat AB’nin, özellikle de Almanya’nın, tarafları masada buluşturma, diyalog kanallarını güçlendirme ve gerilimi dindirme girişimine vurulan darbedir. Dolayısıyla burada konu sadece Türkiye değil, Yunanistan da bunun çıkarlarının kollanması olmadığının farkındadır.

Türkiye-Yunanistan gerilimi had safhadayken ABD ve Yunanistan’ın, hem de Türkiye’nin hassasiyetini arttıracak bir yer seçilerek, Batı Trakya’da Türk nüfusunun yoğun yaşadığı İskeçe Kayalar’da tatbikat düzenlemesi, Türkiye’nin sinir uçlarıyla oynanmasıdır. Üstelik NATO’nun amaç, hedef ve yöntemlerine de aykırı bir durum oluşturuluyor.

pp

Yunanistan zaten ülkesindeki Türklerin haklarını gasp ediyordu. Şimdi ise geçmişte de örnekleri görüldüğü üzere Türkiye ile yaşadığı sorunlarda kendi vatandaşı olan Türkleri tehdit eder bir pozisyona giriyor. Yunanistan Türklerini kendi güvenliklerinden endişe eder hale sokuyor. Buna da dünyanın hak ve özgürlük ihlalleri çetelesini tuttuğunu iddia eden ABD’yi ortak etmektedir.

Sonuç Olarak;

Batı Trakya Türklerinin Lozan Barış Antlaşması ile başlayıp, akabinde de uluslararası antlaşmalarla birlikte sahip olduğu bazı hak ve özerkliklere rağmen, bu günlerde Yunanistan Hükümeti çeşitli stratejik politikalarla uluslararası toplumu da arkasına almaya çalışarak Batı Trakyalı Türklerinin kazandığı kolektif hakları bireysel haklara indirgemeye çalışmaktadır.

Tarihten gelen antlaşmalar çerçevesinde Batı Trakya Türkleri siyasal, eğitim ya da ticari anlamda bazı haklar kazansalar da, günümüzde Batı Trakya’da yaşayan Türk Azınlıklar yıllardır ve halen Yunanistan Hükümeti tarafından birçok hakkından mahrum bırakılmakta ve sırf Türk olmalarından ötürü etnik kimlik, siyasal ve dini temsil, eğitim gibi kritik konularda baskıya maruz kalmaktadırlar.

800px Flag of TRWT

Her ne kadar Batı Trakya Türklerinin haklarını korumak için AİHM gibi uluslararası hukuk mercilerine yapmış oldukları başvurular, bu merciler tarafından haklı bulunup onansa da Yunan Hükümeti gerek kendi iç hukukuna riayet etmekte, gerekse Lozan Barış Antlaşmasını kendi açısından yorumlayarak Batı Trakya Türklerine karşı katı politikalar izlemeye devam etmektedir. Bunun için yapılması gereken orada bulanan soydaşlarımızın sorunlarını kendi sorunumuz olarak benimseyerek sahip çıkmaktır. Ve bu konunun daha çok ele alınması sağlanmalıdır.

Türk Hükümeti son yıllarda bu konuda bazı adımlar atmış olmasına rağmen, uluslararası arenada yeterince destek görmemektedir. Bu noktada uluslararası toplumun bu konuda daha hassas davranması, tarihsel haklarımızın tüm dünya kamuoyunda vurgulanarak savunulması ve Yunan Hükümeti ile bu konuda uzlaşma yollarının daha yoğun biçimde aranması gerekmektedir.

Batı Trakya meselesi aynı zamanda Türkiye’nin ve Türk Milleti’nin bir davasıdır. Batı Trakya, bölgenin istikrarı ve Türkiye’nin güvenliği açısından Kıbrıs gibi önemli bir konumdadır. Bu bakımdan Türkiye, bu davayı her zaman gündemde tutmalı, gerçekleri dünya kamuoyu gündemine sık sık getirmelidir. Şurası hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, Türkiye’nin bu ve benzeri konularda tavizler vererek sonuç alması mümkün değildir.

s 1

Zaten bu sorunların, verilen tavizlerin sonucunda ortaya çıktığı bir gerçektir. Yunanistan, bir yandan Kıbrıs, diğer yandan Batı Trakya’daki soydaşlarımıza karşı yapılan tatbikatlar ile kanunsuz, insanlık dışı davranışlarını sürdürmeye devam etmektedir. Batı Trakya Türkleri’nin Yunan devletinden tek istekleri diğer Yunan vatandaşları gibi eşit muameleye tabi tutulmalarıdır.

Yararlanılan Kaynaklar

EGAYDAAK’lara Sahip Çıkma ve İsimlerini Açıklama Zamanı Gelmedi Mi ?

0

Ülkemizin İzmir istasyonundan yayınladığı NAVTEX ilanı ile Sakız Adası’nın 1923 Lozan Antlaşması ile belirlenen gayri askeri statüsünün ihlal edildiğini açıklaması dikkat çekici olmuştur. Meis adasına giden Yunan askerlerinin görüntülerinin bir Fransız haber ajansı tarafından dünyaya servis edilmesi ise, Meis adasının gayri askeri statüsünü gündeme getirmiştir. Gündeme bomba gibi düşen bu haberde  sivil feribotla tam teçhizatlı Yunan askerlerinin Meis Adası’na indiği duyurulmuştur.

Ülkemizin çeşitli yetkilileri tarafından yapılan açıklamalarda ise, “Antalya’nın Kaş ilçesine sadece 2 kilometre uzaklıkta bulunan Meis Adası’nın 1947 Paris Barış Antlaşması’na göre gayri askeri statüde olduğu ve Atina’nın provokasyon yaptığı” yer almıştır. Bu açıklamalara itirazımız yoktur. Karşınızdaki ülke uluslararası antlaşmaları ihlal ederek bir işlem yapıyorsa, yetersiz de olsa her türlü resmi veya resmi olmayan kanallarla bunun protesto edilmesi ve üçüncü kişilerin bu yapılan hukuksuz işlem hakkında bilgilendirilmesi doğaldır.

Doğal olmayan ise senelerdir ihlal edilen adaların gayri askeri statüsünün, Meis Adası’nda ihlal edildiğini bir Fransız haber ajansından öğrenmiş gibi davranmamızdır. Akla gelen soru ise, bize 2 km uzaklıkta olduğu için kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölgesi olmadığını haklı olarak ileri sürerken, gayri askeri statüsünün ihlal edildiğini gündeme bu kadar yoğunlukta getirmek için Fransız bir haber ajansının konuyu haber yapması mı beklenmelidir?

Yunanistan ile Sorunlar

Sorunların bir veya iki tanesinin anlık haberlerle yoğun olarak gündeme getirilmesi, algıların peşine takılmak gibi durmaktadır. Meis Adası’da dahil olmak üzere gayri askeri statüdeki adaların, Yunanistan tarafından silahlandırılması 1960’lardan beridir devam etmektedir. Türkiye adaları silahlandırdığı için Yunanistan’ı ilk defa 1964’de protesto etmiştir. Ülkemiz ile Yunanistan arasında yaşanan sorunlar oldukça çeşitli ve bir bütündür. Türkiye ile Yunanistan arasındaki Ege Denizi kaynaklı sorunlar bilindiği gibi aşağıdaki ana başlıklardan oluşmaktadır;

  • Egemenliği anlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklar (EGEAYDAAK),
  • Karasularının genişliği,
  • Kıta sahanlığının sınırlandırılması,
  • Yunanistan’ın karasuları dışına taşan 10 mil hava sahası iddiaları ve İstanbul-Atina FIR hattının Türk-Yunan sınırı olarak gösterilmek istenmesi,
  • Gayri askeri statüdeki adaların statüsünün Yunanistan tarafından ihlal edilmesi.

sw 1

Yunanistan ile yaşanan sorunlar sadece Ege Denizi ile sınırlı olmayıp Doğu Trakya’da yaşayan Türk azınlığı ve Kıbrıs sorunları da mevcuttur. Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları ile ilgili uluslararası haklarımızın ihlal edilmesi ise 2000’li yılların başından bu yana devam etmektedir. Yunanistan kaynaklı sorunlar her ne kadar hukuki dursa bile, özellikle adaların coğrafi durumu ülkemizin hayati çıkarlarını etkileyen önemli sonuçlar doğurmaktadır.

Hayati çıkarlarımıza dokunan Yunanistan kaynaklı sorunların birbirinden bağımsız ve günlük haberlere göre gündeme getirilmesinden ziyade, bir bütün olarak ele alınması gerekmektedir. Yunanistan ile Ege ve Doğu Akdeniz’de yaşanan sorunlar birbirleri ile bağlantılı olup, içlerinden birisi için bulunan çözümün diğerlerini de etkileyeceği açıktır. Ege Denizi’ndeki adalarında kıta sahanlığı vardır demek, Meis Adası’nın da kıta sahanlığı vardır demek olacaktır.

EGAYDAAK

Tüm bu sorunlar içinde özellikle EGAYDAAK’ın hakimiyetine bağlı olarak kullanılabilecek hak ve yetkiler diğer sorunların da kaderini belirleyebilecek öneme sahiptir. EGEAYDAAK üzerindeki egemenliğimiz, Yunanistan’ın senelerdir ileri sürdüğü “Ege Denizi’ndeki adalar ile Yunanistan ana kıtası bir bütündür” tezini çürütecektir. Yunanistan’ın adalar üzerindeki egemenlik ihlalleri, sadece  Ege Denizi ile sınırlı olmayıp, Meis Adası’na yakın ve 1947 Paris Antlaşması ile Yunanistan’a devredilmemiş Kara Ada ve Fener Adası’nın da egemenliği açıkça ihlal edilmektedir.

t

Ülkemizin, “Mavi Vatanı”nı korumaktaki kararlılığı ve caydırıcı gücünün yanı sıra proaktif yaklaşımı ile gündeme getirdiği “Egemenliği Anlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar” olduğu gerçeği, sadece çevresindeki karasuları ile üstündeki hava sahasını etkilemeyip, ülkemiz ile Yunanistan arasındaki sorunların çözümünde de kilit taşı rolüne sahiptir.

Ülkemiz için hayati öneme sahip Yunanistan kaynaklı sorunlara yaklaşımda, günlük tepkiler ile konuların konuşulmasından ziyade, tüm sorunlar bir bütün dahilinde ele alınmalıdır. Bu bütünün en önemli parçası da EGEAYDAAK’dır.

Bir çocuk doğmadan önce ebeveynlerin yaptıkları çocuklarının sağlıklı doğmasını dilemenin yanı sıra  ona koydukları ismi düşünmek ve uygun olduğu zaman da açıklamaktır. Çocuk ismiyle yaşar ve büyür. Artık bizim de, EGAYDAAK’lara sahip çıkma ve onların isimlerini açıklama zamanımız gelmedi mi?